Kim olduğumuza ya da istediğimiz gibi yaşamaya karar vermekte ne kadar az özgür olursak, o kadar çok maske takmaya, gerçekleri saklamaya ve rol oynamaya çalışıyoruz. Almanya’dan Yahudi olduğumuz için kovulmuştuk. Ancak Fransız sınırını geçtikten az sonra “Hans”a dönüştük.

Hatta bize, eğer gerçekten Hitler’in ırksal teorilerine karşıysak bu yer değişikliğini kabul etmek zorunda olduğumuz söylenmişti. Yedi yıl boyunca gülünç bir şekilde Fransız olmaya çalışma rolünü oynadık, en azından saygın vatandaşlar olarak. Ancak savaşın başında hep birlikte “Hans” olarak kamplara alındık.

 

 Bu sırada çoğumuz o kadar sadık Fransızlara dönüşmüştük ki, Fransız hükümetinin emrini bile eleştiremedik; böylece toplanmamızda sorun olmadığını açıkladık. Bizler tarihin gördüğü ilk gönüllü mahkumlardık. Alman olduğumuz için hapse atılan bizler, Yahudi olduğumuz için serbest bırakılmadık.

HANNAH ARENDT *

Bu kadar çok yıldız ve ünlü simadan şaşkına dönmüş olan yeni arkadaşlarımız, görkemli geçmişe dair anlattıklarımızın altında bir insan hakikatinin yattığını zorlukla anlıyorlar: Bir zamanlar insanların özen gösterdiği birileriyken, arkadaşlar tarafından seviliyorduk ve hatta ev sahipleri tarafından kirasını düzenli öder diye biliniyorduk. Bir zamanlar yiyeceğimizi satın alıp, istenmediğimiz söylenmeksizin metroda seyahat edebiliyorduk. Gazeteciler bizi izleyip, süt ve ekmek alırken herkesin ortasında rahatsız edici olmayı bırakmamızı söylemeye başladıklarında birazcık histerikleştik. Başka türlü nasıl yapılır bilmiyoruz; zaten hayatımızın her anında kim olduğumuz, hangi pasaporta sahip olduğumuz, doğum sertifikalarımızın nerede doldurulduğu ve Hitler’in bizi sevmediği anlaşılmasın diye lanet derecede dikkatli davranıyoruz. Yiyeceğini satın alırken politik düşünmen gereken bir dünyaya uyum sağlayabilmek için elimizden geleni yapıyoruz.

Bu şartlar altında St. Bernard gittikçe daha da çok büyüyor. Belirli bir işi kabul etmesi beklenirken, “Kiminle konuştuğunuzun farkında değilsiniz; ben Karstadt’ın (Berlin’de büyük bir alışveriş mağazası) bölüm müdürüydüm”, diye iç geçiren o genç adamı asla unutamıyorum. Bir de kurtarılmak için farklı komitelerin sayısız vardiyasından geçen o orta yaşlı adamın derin umutsuzluğu var; “benim kim olduğumu burada hiç kimse bilmiyor!” diye bağırmıştı sonunda. Kimse ona onurlu bir insan gibi davranmadığı için o da büyük isimlere ve bağlantıda olduğu önemli kişilere telgraf çekmeye başladı. Bu çılgın dünyada “büyük adam” olarak kabul görmenin, insan olarak kabul görmekten çok daha kolay olduğunu çabuk kavramıştı.

‘Sınırı geçtikten sonra ‘Hans’a dönüştük’

Kim olduğumuza ya da istediğimiz gibi yaşamaya karar vermekte ne kadar az özgür olursak, o kadar çok maske takmaya, gerçekleri saklamaya ve rol oynamaya çalışıyoruz. Almanya’dan Yahudi olduğumuz için kovulmuştuk. Ancak Fransız sınırını geçtikten az sonra “Hans”a[4] dönüştük. Hatta bize, eğer gerçekten Hitler’in ırksal teorilerine karşıysak bu yer değişikliğini kabul etmek zorunda olduğumuz söylenmişti. Yedi yıl boyunca gülünç bir şekilde Fransız olmaya çalışma rolünü oynadık, en azından saygın vatandaşlar olarak. Ancak savaşın başında hep birlikte “Hans” olarak kamplara alındık. Bu sırada çoğumuz o kadar sadık Fransızlara dönüşmüştük ki, Fransız hükümetinin emrini bile eleştiremedik; böylece toplanmamızda sorun olmadığını açıkladık. Bizler tarihin gördüğü ilk gönüllü mahkumlardık[5]. Almanlar ülkeyi işgal ettikten sonra Fransız hükümetinin yapması gereken firmanın ismini değiştirmekti yalnızca; Alman olduğumuz için hapse atılan bizler, Yahudi olduğumuz için serbest bırakılmadık.

Bütün dünyada aynı hikaye tekrar edip edip durur. Avrupa’da Naziler mülklerimize el koydular; ancak Brezilya’da, sadık bir Bund der Auslandsdeutschen[6] üyesi olarak, mal varlığımızın %30’unu ödemek zorundaydık Paris’te Yahudi olduğumuz için saat sekizden sonra evlerimizden çıkamıyorduk; ama Los Angeles’ta “düşman yabancı” olduğumuz için sınırlandırılmıştık. Kimliğimiz o kadar sık değişiyordu ki, kimse gerçekte kim olduğumuzu bilemiyordu.

Maalesef Yahudilerle tanıştığımızda işler daha iyiye gitmedi. Fransız Yahudileri, Ren nehrinin ötesinden gelen Yahudilerin, kendi deyişleriyle Polaks –Alman Yahudilerine göre Ostjuden–  olduklarına kesinlikle eminlerdi. Ancak gerçekten doğu Avrupa’dan gelenler, Fransız kardeşleriyle aynı fikirde değillerdi ve bizi Jaeckes olarak adlandırdılar. Bu Jaecke-sevmeyenler’in oğulları –Fransa’da doğan ikinci jenerasyon ve tamamen asimile olmuşlar– üst sınıf  Fransız Yahudilerinin fikrini paylaşıyorlardı. Dolayısıyla, aynı aile içerisinde baba tarafından Jaecke ve oğul tarafından da Polak olarak adlandırılabilirdiniz.

Savaşın patlak vermesinden ve Avrupa Yahudilerinin başına gelen felaketten beri, salt mülteci olma gerçeği yerli Yahudi toplumuyla kaynaşmamıza engel oldu. Bazı istisnalar sadece kuralı doğruladılar. Yazılı olmayan bu toplumsal kurallar, her ne kadar kamusal olarak kabul edilmese de, kamuoyunun büyük gücüne sahip. Ve böyle sessiz bir kamuoyu ve pratiği bizim günlük yaşantımızda resmi konukseverlik ve iyi niyet açıklamalarından daha önemli.

Toplumsal ve hukuksal statümüz

İnsan toplumsal bir hayvan ve toplumsal bağlar koptuğunda hayat onun için kolay olmuyor. Ahlaki standartlar toplumun dokusunda daha kolay tutunur. Çok az insan toplumsal, politik ve hukuki statüsü tamamen karıştığında kendi bütünlüğünü koruma gücüne sahiptir. Toplumsal ve hukuksal statümüzü değiştirmek için gereken savaşma cesaretinden yoksun olarak bizler, bir çoğumuz, kimlik değiştirmeyi denemeye karar verdik. Ve bu acayip davranış, işleri daha da kötüleştiriyor. İçinde yaşadığımız karmaşa bir yandan bizim kendi eserimiz.

Bir gün biri Almanya’dan çıkan Yahudi göçünün gerçek hikayesini yazacak ve her zaman %150 Alman olmuş olan, Alman süper-vatanseveri, Berlinli Bay Cohn’u betimleyerek başlamak zorunda kalacak. 1933 yılında bu Bay Cohn, Prag’da mülteci oldu ve kısa zamanda inançlı bir Çek vatansevere dönüştü – Alman vatanseveri olduğu zamanki kadar hakiki ve sadık bir Çek vatanseveri. Zaman ilerledi ve yaklaşık 1937 yılında, bir süredir Nazi baskısı altında olan, Çek hükümeti Yahudi göçmenleri, kendilerini çok güçlü bir şekilde müstakbel Çek vatandaşı olarak hissetmelerini göz ardı ederek sınırdışı etmeye başladı. Bizim Bay Cohn sonra Viyana’ya gitti; oraya uyum sağlamak için kuşkusuz bir Avusturya vatanseverliğine gerek vardı. Alman işgali Bay Cohn’u o ülkeden de çıkardı. Paris’e kötü bir zamanda ulaştı ve hiçbir zaman düzenli bir oturma izni alamadı. Hüsnükuruntu konusunda oldukça deneyim kazanmış biri olarak, gelecek yaşamını Fransa’da geçireceğine ikna olarak idari tedbirleri ciddiye almadı. Bu yüzden Fransız ulusuna olan adaptasyonunu, kendisini “bizim” atamız Vercingetorix ile tanımlayarak hazırladı. Sanırım Bay Cohn’un diğer maceralarına geçmesem iyi olacak. Bay Cohn, bir Yahudi olarak, gerçekte ne olduğuna karar veremediği sürece kimse içinden geçeceği çılgın değişimleri öngöremez.

Kendini kaybetmek isteyen bir insan aslında insan varoluşunun imkanlarını, yaradılış kadar sonsuz olan imkanlarını keşfeder. Ancak yeni bir kimliğin toparlanması, dünyanın yeniden yaratılması kadar zordur ve boşunadır. Ne yaparsak yapalım, hangi role girersek girelim, açığa vurduğumuz tek şey delice arzumuz olan değişmektir, Yahudi olmamaktır. Bütün eylemlerimiz bu amaca yönelmiştir: Yahudi olmak istemediğimiz için mülteci olmak istemeyiz; geçen yılların Almanca konuşan göçmenleri Yahudi olarak mimlendiği için İngilizce konuşan insanlarmışız gibi davranırız; dünyadaki devletsiz insanların çoğunluğu Yahudi olduğu için kendimizi devletsiz olarak tanımlamayız; Yahudi olduğumuz gerçeğini saklamak için sadık Hottentotlar[7] olmaya can atarız. Başarmıyoruz ve başaramıyoruz; “iyimserlik” maskemizin altında asimilasyoncuların umutsuz hüznünü rahatlıkla bulabilirsiniz.

Sadakatimizin uzun tarihi

Almanya’dan gelen bizlerle birlikte asimilasyon kelimesi “derin” bir felsefi anlama kavuştu. Bu konuda ne kadar ciddi olduğumuzu güçlükle kavrayabilirsiniz. Asimilasyon, doğmuş bulunduğumuz ülkeye ve dillerini konuşmuş bulunduğumuz insanlara gereken uyumun sağlanması anlamına gelmiyor. Prensipte biz her şeye ve herkese uyum sağlıyoruz. Bu yaklaşım, duygularını belli ki dışa vurmayı bilen bir hemşehrimin sözleriyle oldukça netleşti kafamda. Fransa’ya varır varmaz, Alman Yahudilerinin birbirlerine çoktan Fransız olduklarını iddia ettikleri uyum sağlama örgütlerinden birisini kurdu. İlk konuşmasında şunları söyledi: “Almanya’da iyi Almanlar olduk ve bu yüzden Fransa’da iyi Fransızlar olmalıyız.” Dinleyenler coşkuyla alkışladı ve kimse gülmedi; sadakatimizi nasıl kanıtlayacağımızı öğrenmiş olmaktan dolayı mutluyduk.

Eğer vatanseverlik bir rutin ya da pratik sorunuysa, biz dünyadaki en vatansever insanlar olmalıyız. Bizim Bay Cohn’a geri dönersek kesinlikle bütün rekorları kırmıştır. Kendisi, her zaman ve içine feci bir kaderle sürüklendiği her ülkede gecikmeden o toprağın dağlarını gören ve seven ideal mültecidir. Fakat vatanseverliğin bir pratik meselesi olduğuna henüz inanılmadığı için, insanları tekrar eden dönüşümlerimizin samimiyetine ikna etmek zor. Bu mücadele bizim kendi toplumumuzu o kadar toleranssız hale getirdi ki; yerli halktan bizi kabul etmelerini isteyecek bir konumda olmadığımızdan, bir gruba ait olmaksızın tam kabul talep ediyoruz. Yerli halk bizim gibi garip varlıklarla karşılaştıklarında şüpheleniyorlar. Onların bakış açısına göre, kural olarak, sadece eski ülkelerimize sadakat anlaşılabilir. Bu, yaşamı bizler için zorlaştırıyor. Yahudiler olarak geldiğimiz ülkelerdeki vatanseverliğimizin olağandışı bir tarafı olduğunu anlatmayı isteseydik belki bu şüphenin üstesinden gelebilirdik. Bu vatanseverlik aslında oldukça samimi ve derin köklere sahipti. Bunu kanıtlamak için kalın kitaplar yazdık; antikliğini keşfetmek ve istatistiksel olarak açıklamak için koca bir bürokrasiyi çalıştırdık. Yahudiler ve Fransızlar, Yahudiler ve Almanlar, Yahudiler ve Macarlar, Yahudiler ve … diye giden önceden tanımlı harmoniler hakkında felsefi tezler yazan akademisyenlerimiz vardı. Bugün sıklıkla şüphe duyulan sadakatimizin uzun bir tarihi var. Bu, yüz elli yıl boyunca asimile edilen ve benzeri görülmemiş bir marifet sergileyen Yahudiliğin tarihidir: Sürekli olarak Yahudi olmadıklarını kanıtlasalar da, aynen Yahudiler olarak kalmayı başardılar.

Ünlü prototiplerinin aksine kim olduklarını bilmeyen bu Ulysses-gezginlerinin umutsuz karmaşası, sahip oldukları mükemmel bir “kimliklerine sahip çıkmayı reddetme” manisiyle açıklanır kolaylıkla. Bu mani, varoluşumuzun derin absürtlüğünü ortaya koyan son on yıldan daha eskidir. Hayali bir işareti sürekli gizlemeye çalışmaktan kendini alamayan takıntılı insanlar gibiyiz. Böylece yeni olduğu için mucizeler yaratabilecek gibi gözüken her yeni olasılığın şevkle hastası oluruz. Nasıl topluca bir kadın her yeni kıyafetin onu arzu ettiği bel ölçüsüne kavuşturacağı vaadiyle memnun kalıyorsa, aynı şekilde biz de her yeni ulusla büyüleniyoruz. Ancak kadın yeni kıyafetini mucizevi niteliklerine inandığı sürece sever, ve duruşunu –ya da bu durumda statüsünü– değiştirmediğini fark ettiği anda onu fırlatıp atacaktır.

‘Bilinçli parya’ ve ‘sonradan görme’

Garip kıyafet değiştirmelerimizin bir işe yaramadığı aşikar olsa da bunun henüz cesaretimizi kıramamış olması şaşırtıcı gelebilir. Eğer insanın tarihten nadiren bir şey öğrendiği doğruysa, bizim olayımızda olduğu gibi tekrar edip duran kişisel deneyimlerden öğrenebileceği de doğrudur. Ancak ilk taşı bize atmadan önce Yahudi olmanın bu dünyada yasal bir statü sağlamadığını hatırlayın. Eğer sadece Yahudi olduğumuz gerçeğini dillendirmeye başlarsak, kendimizi yasalar ya da politik anlaşmalar tarafından korunmayan, dolayısıyla sadece insan olan kişilerin kaderine maruz bırakmış oluruz. Bu tür insanların uzun süreden beri varolmayı bıraktığı bir dünyada yaşadığımızdan; toplum, kan dökmeden adam öldüren büyük bir toplumsal silah olarak ayrımcılığı icat ettiğinden; pasaportlar ya da doğum sertifikaları, hatta bazen gelir vergisi makbuzları artık resmi belge değil ama sosyal ayrıştırma araçları olduğundan beri bundan daha tehlikeli bir yaklaşım hayal edemiyorum. Çoğumuzun tamamen toplumsal standartlara bel bağladığı doğrudur; toplum bizi onaylamazsa kendimize olan güvenimizi kaybederiz; toplum tarafından kabul görmek için her türlü bedeli ödemeye hazırız ve her zaman hazırdık. Ancak  bütün bu uyum sağlama ve asimilasyon numaraları olmadan bununla başa çıkmayı deneyen, aramızdaki çok az kişinin, güçlerinin yetebileceğinden çok daha fazla bir bedel ödedikleri de aynı şekilde doğrudur: Onlar bu altüst olmuş dünyada kanun kaçaklarına bile sunulan az sayıdaki olanağı da tehlikeye attılar.

Bernard Lazare’nin ardından “bilinçli parya” olarak tanımlayabileceğimiz bu az sayıdaki kişinin tavrını, son zamanlarda sonradan görme olmak için bulduğu her yolu deneyen Bay Cohn’dan daha iyi örnekleyebilecek kimse yoktur. On dokuzuncu yüzyılın çocukları olarak, kanuni ya da politik suçludan haberleri olmadan, toplumsal paryaları ve onların karşısında yer alan toplumsal sonradan görmeleri biliyorlardı. Banker Yahudilerle başlayan ve Yahudi milyonerler ve insanseverlerle devam eden modern Yahudi tarihi, bu öteki Yahudi geleneğini unutmaya meyillidir: Heine, Rahel Varnhagen, Sholom Aleichem, Bernard Lazare, Franz Kafka ya da Charlie Chaplin’in bile dahil olduğu gelenek. Sonradan görmeye dönüşmek istemeyip, “bilinçli parya” statüsünü tercih eden azınlıktaki Yahudilerin geleneğidir bu. Bütün övünülen Yahudi nitelikleri –“Yahudi kalbi”, insanlık, mizah, tarafsız zeka– parya nitelikleridir. Bütün Yahudi kusurları –densizlik, politik aptallık, aşağılık kompleksleri ve paragözlük– sonradan görmelerin özellikleridir. Kast ruhunun ya da finans işlemlerine içkin gerçekdışılığın çizdiği sınırlardan ötürü, insani davranışlarını ve gerçeğe dair doğal sezgilerini değiştirmeye değer bulmayan Yahudiler her zaman olmuştur.

Tarih, kanun kaçağı statüsünü benzer şekilde hem paryalar, hem de sonradan görmeler üzerinde zorla uygulamıştır. Sonuncular henüz Balzac’ın “On ne parvient pas deux fois”[8]   bilgeliğini kabul etmemişlerdir; dolayısıyla paryaların vahşi hayallerini anlamazlar ve onların kaderini paylaşmış olmaktan dolayı aşağılanmış hissederler. Gerçeği söylemekte “ahlaksızlık” derecesinde ısrar eden az sayıdaki mülteci, gözden düşmelerine karşılık paha biçilemez bir avantaj kazanırlar: Tarih artık onlar için kapalı bir kitap değildir ve politika artık Yahudi olmayanların ayrıcalığı değildir. Avrupa’daki Yahudilerin, kanuni haklarından mahrum bırakılmasının hemen arkasından Avrupa’daki birçok ulusun kanun dışı ilan edildiğini bilirler.

Ülkeden ülkeye sürülen mülteciler, halklarının öncüleridirler, eğer kimliklerini korurlarsa. İlk defa ayrık değil ama diğer bütün ulusların tarihine bağlı bir Yahudi tarihi var. Avrupa halklarının nezaketi ve medeniyeti, en zayıf üyelerinin dışlanmasına ve zulme uğramasına izin verdikleri zaman, ve de bu yüzden, paramparça olmuştur.

Notlar:

Hannah Arendt’in, ABD’ye gittikten sonra, 1943 yılında yazdığı “We Refugees” başlıklı metni Mülteciyim Hemşerim isimli dayanışma inisiyatifinden Erdem Üngür tarafından Türkçeleştirildi. Arabaşlıklar gazetemiz tarafından eklendi.

[4] Orijinal metinde fr. boches: Fransızların Almanlar (ve özellikle Alman askerleri) için kullanmış olduğu küçük düşürücü, kötüleyici terim.

[5] Orijinal metinde  fr. prisonniers volontaires

[6] Yurtdışında Yaşayan Almanlar Birliği

[7] Sömürgecilik zamanında Güney Afrika ve Namibya’da yaşayan Khoikhoi halklarına sömürgeciler tarafından verilen toplu isim.

[8] “Kimse iki kere sonradan görme olmaz” ya da “İnsan şansı bir kere yakalar” anlamındaki özdeyiş.