Barış İçin Akademisyenler’in 10 Ocak 2016 tarihinde yayınlayıp imzaya açtığı “Bu suça ortak olmayacağız! / Em ê nebin hevparên vî sûcî” başlıklı bildiri sonrası tutuklananlardan biri olan, daha sonra serbest bırakılan Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya, tutuklanma sürecini ve sonrasını gazetemize değerlendirdi.

Akademisyenlerin bildirisinin “herkese iyi geldiğini” belirten Kaya, 10 Ocak sonrasındaki korku politikasının başarısız olduğunu belirten Kaya, bunu şöyle açıkladı: “İmzasını pişmanlık beyan ederek çekenlerin sayısı toplamımız içinde en fazla yüzde birdir. Hatta çoğu zaman korku politikası ters tepti. Akademisyenlerin etrafında güçlü bir dayanışma hareketi ortaya çıktı. ilk başta 1128 imzacı vardı, Erdoğan’ın hakaret ve tehditlerinden sonra sayı 2212’ye çıktı.”

Barış İçin Akademisyenler bildirisiyle Türkiye tarihinin en büyük sivil itaatsizlik eyleminin açığa çıktığını, kampanyanın on binlerce kişiyi harekete geçirdiğini belirten Kaya, “Bu potansiyelin var olduğunu Gezi’den beri biliyorduk elbette. Ancak savaş, kent meydanlarında patlayan bombalar ve 1 Kasım seçimleri, bu potansiyeli adeta felç etmişti. Barış bildirimiz hiçbir işe yaramadıysa bu suni dengenin bozulmasına vesile oldu diye düşünüyorum. Türkiye toplumunda hiç de azımsanamayacak kadar yaygın olan demokrasi ve barış talebini görünür kıldık” dedi.

Davanın devamında ne olacağına ilişkinse Kaya, “Biz savunmalarımızı yaptık, sözümüzün arkasındayız, gerisini onlar düşünsün” dedi ve “koyu bir faşizme sürüklenmemek için” çağrı yaptı: “Eğer Türkiye’nin batısındaki demokratik muhalefet birleşik bir cephe oluşturup doğru söylem ve politikalar üretebilirse diktatörlüğe ve savaşa son verebilir, barış içinde yaşayacağımız demokratik bir ülkeyi hep birlikte kurabiliriz. Aksi herkes için tam bir felaket olur.”


Tüm yaşananlardan sonra dönüp geriye baktığınızda “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Bildirinin iki türlü etkisi olduğunu söylenebilir. Birincisi, çatışmaların sürdüğü ilçelerdeki ağır insan hakları ihlallerinin ulusal ve uluslararası kamuoyunda görünür olmasına hizmet etti. İkincisi, bildiri sonrası siyasi iktidarın tutumu Türkiye’deki otoriterleşmenin boyutlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Belki bir üçüncüsü de, bu bir ihtimal olduğu için temkinli konuşuyorum, demokrasi ve barış talebini dillendiren yeni bir siyasi öznelliğin oluşmasına katkı sunmuş olabiliriz.

Bildiri, hem bir suskunluk döneminde cesur bir çıkış olduğu için hem de iktidarın olağanüstü saldırganlığı ve bunun karşısındaki dik duruşumuz nedeniyle geniş kesimler üzerinde ve uluslararası kamuoyunda etkili oldu. İmzacı 2212 akademisyen ve ardından gelişen dayanışma inisiyatifleri, barış ve demokrasi mücadelesine önemli bir katkı sundu.

Barış bildirisinin hiç yayınlanmamış olduğunu düşünelim. Tablo, Türkiye’nin batısındakiler için çok daha ağır ve bunaltıcı olurdu. Sanırım akademiden yükselen ses, demokrasi ve barış isteyen herkese iyi geldi, güç verdi. Tabii Türkiye’de barış ve demokrasiyi kazanmak için büyük ve uzun süreli kitlesel mücadelelere ihtiyaç var, bu açıdan baktığımızda bizimki bu sürece mütevazı bir katkı olarak görülmeli.

 

Peki imzadan tutuklanmaya giden süreçte neler yaşadınız?

Cumhurbaşkanı’nın imzacıları hedef göstermesinin ardından bir yandan savcılıklar öte yandan YÖK üzerinden üniversite yönetimleri harekete geçti. Bütün devlet mekanizması ve havuz medyası, komut alır almaz saldırıya başladı. Mart başına kadar geçen sürede 30 civarı akademisyen işten çıkarılmış ve yüzlerce akademisyen hakkında soruşturmalar açılmıştı. Ben de 8 Şubat’ta 5 meslektaşımla birlikte işten çıkarıldım.

Saldırılar karşısında akademisyenler olarak bir yandan iç dayanışmamızı güçlendirecek mekanizmalar kurmaya çalıştık öte yandan barış sözümüzün arkasında olduğumuzu her fırsatta yineledik. 10 Mart günü İstanbul’daki imzacı akademisyenler olarak hem saldırıların genel bilançosunu kamuoyu ile paylaşmak hem de her şeye rağmen imzamızın arkasında olduğumuzu duyurmak amacıyla bir basın açıklaması yaptık. Bu açıklamayı okuyan dört akademisyen hakkında bildiğiniz gibi yakalama kararı çıkarıldı. Meral Camcı o esnada yurt dışında olduğu için üçümüz gözaltına alındık. 


Gözaltından sonra tutuklanacağınızı bekliyor muydunuz?

Türkiye’de anayasaya göre bağımsız olduğu varsayılan yargı üzerinde iktidarın büyük bir baskısı olduğu açık. Bu yüzden tutuklanmamız sürpriz olmadı. Amaçları imzacı akademisyenleri paniğe sürükleyerek pişmanlık beyan etmelerini sağlamaktı. Tabii bu yolla tüm demokratik muhalefete de gözdağı vermeyi hedeflediler.


“Akademisyenleri bile tutukladılar”... Bu başarıya ulaştı mı sence?

Kesin olarak hayır. İmzasını pişmanlık beyan ederek çekenlerin sayısı toplamımız içinde en fazla yüzde birdir. O yüzden korku politikası tam anlamıyla başarısız oldu. Hatta çoğu zaman ters tepti. Akademisyenlerin etrafında güçlü bir dayanışma hareketi ortaya çıktı. 

Yaşadığımız süreç aynı zamanda Türkiye tarihinin en büyük sivil itaatsizlik eylemiydi. Bildiğiniz gibi ilk başta 1128 imzacı vardı, Erdoğan’ın hakaret ve tehditlerinden sonra sayı 2212’ye çıktı. Ardından çok sayıda toplum kesiminden bildirimize destek açıklamaları geldi. Tek tek insanlar isimlerini vererek “Aynı bildiriye biz de imza atıyoruz” dediler ya da ifade özgürlüğümüzün arkasında olduklarını beyan ettiler. Öğrencilerin 50 bine ulaşan imza kampanyasını da kattığımızda 70 bin civarı insanın katıldığı bir süreçten söz ediyoruz. 

Bu tablo Türkiye’nin batısındaki demokratik mücadele potansiyelini ortaya koydu aslında. Bu potansiyelin var olduğunu Gezi’den beri biliyorduk elbette. Ancak savaş, kent meydanlarında patlayan bombalar ve 1 Kasım seçimleri, bu potansiyeli adeta felç etmişti. Barış bildirimiz hiçbir işe yaramadıysa bu suni dengenin bozulmasına vesile oldu diye düşünüyorum. Türkiye toplumunda hiç de azımsanamayacak kadar yaygın olan demokrasi ve barış talebini görünür kıldık. 


Tutukluluk süreniz boyunca dışarıda büyük bir dayanışma gerçekleştirildi. Yurtdışındaki meslektaşlarınızın desteği uluslararası bir kamuoyu yarattı. Bunları görmek ne hissettirdi?

Bunlardan ziyaretçilerimiz ve avukatlarımız aracılığıyla haberdar oluyorduk. Tabii bu kampanyalar hem içeride bize büyük güç verdi hem de tahliyemizi sağladı. Sonuçta tutuklanmamız gibi tahliyemiz de siyasi bir karardı. Eğer uluslararası boyutu da olan bu güçlü kampanya yürütülmeseydi tahliye olma ihtimalimiz epey düşerdi. Örneğin bunlardan biri olan, “Metris Üniversitesi”nin organize ettiği “Kalemlere Özgürlük” kampanyası oldukça yaratıcıydı. Tabii bunların çoğundan dışarı çıkınca haberdar olduk.

Sonuçta dünyanın en yetkin akademisyenlerinin desteğini aldık, çok önemli uluslararası ağlar gelişti bu süreçte. Ben, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi ile ortaya çıkan uluslararası dayanışma ağlarının son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Belki ortaya çıkan bu ilişkiler kalıcılaşabilir ve küresel ölçekte çalışmalar yapmak mümkün olabilir.


Cezaevi günleriniz nasıl geçti?

Bizimkisi kısa bir misafirlikti, toplam 40 gün. Silivri’de KCK’li mahkumların tutulduğu C Blok’ta kaldık. Bizim hücrenin bulunduğu koridorda başka bir mahkum yoktu. Ancak diğer koridorlarda genellikle müebbet ceza almış siyasi hükümlüler vardı.

Silivri’deki en büyük sorun tecrit. Üç kişilik hücrede kaldık ve başka mahkumlarla görüşme imkanımız yoktu. Bir yerden bir yere götürülürken diğer mahkumlarla koridorlarda karşılaşmak bile çok ender olabiliyordu.

Türkiye’de demokrasi mücadelesini sürdürürken cezaevlerini hep akılda tutmak gerekiyor. En kırılgan durumda olanlar onlar çünkü. Bir de mektup, kart, kitap, dergi göndermek konusunda duyarlı olmak lazım. Unutulmadığını hissetmek, insana gerçekten çok iyi gelen bir duygu. Dışarıda on dakika ayırarak göndereceğiniz bir selamın, içerde çarpan etkisi oluyor emin olun.


Dava şu an ne aşamada? TMK 301. maddeden yargılanma ihtimalinizle ilgili ne düşünüyorsun?

Mahkemede savunmalarımızı yaptıktan sonra savcı söz alarak terör propagandası yerine 301. maddeden yargılanmamızı talep etti. Önce tutuklu yargılama dedi, ancak on dakikalık aradan sonra tutuksuz yargılanmamızı istedi. Kısa sürede kararını neden değiştirdiğini bilmiyorum, ancak çok tuhaf bir durum olduğu kesin. Bir sonraki duruşmamız 27 Eylül’de görülecek. En son Hrant Dink’in yargılandığı bu maddeden yargılanmamız için Adalet Bakanı’nın izin vermesi gerekiyor. Şu anda top Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’da, dolayısıyla Erdoğan’da diyebiliriz. Davanın seyrini siyasi gelişmeler tayin edecektir. Biz savunmalarımızı yaptık, sözümüzün arkasındayız, gerisini onlar düşünsün.  


Tekrar tutuklanmayı bekliyor musunuz? Bundan sonra nasıl hareket edeceksiniz?

Türkiye’de artık hiçbir şey bizi şaşırtamıyor. Her an her şeyin olabileceği bir kaos içinde yaşıyoruz. Devlet kurumları ve ahlaki değerler çözülmüş durumda. Eğer bu topraklarda çocuklarımız ve torunlarımızla birlikte huzur içinde ve onurlu bir şekilde yaşamak istiyorsak bugün hepimize düşen görev demokrasi ve barış mücadelesine elinden gelen katkıyı yapmaktır. Olağanüstü günlerden geçiyoruz, koyu bir faşizme sürüklenmek de demokratik Türkiye’yi yaratmak da ihtimal dahilinde. Eğer Türkiye’nin batısındaki demokratik muhalefet birleşik bir cephe oluşturup doğru söylem ve politikalar üretebilirse diktatörlüğe ve savaşa son verebilir, barış içinde yaşayacağımız demokratik bir ülkeyi hep birlikte kurabiliriz. Aksi herkes için tam bir felaket olur.


TUÐÇE YILMAZ/İSTANBUL




SUÇA ORTAK OLMADILAR


Barış İçin Akademisyenler


Türkiye ve Kürdistan’daki demokratik muhalefet, 7 Haziran Seçimleri’nden bu yana artan bir yoğunlukta, korku atmosferine hapsedilmek isteniyor. Mezarlıklar bombalandı, cenazeler teşhir ve tahrip edildi, tanklar ardında sürüklenen bedenler ile kadınların çıplak bedenleri gösterildi, mitinglerde yüzlerce insanın ölümüne yol açan bombalar patlatıldı, yıkılmış kentlerin görüntüleri her yanı sardı, JÖH/PÖH namlı devlet çetelerinin katliam görüntüleri ajanslarca servis edildi.

Devlet, Kürt halkına ve demokrasi güçlerine yönelik son topyekün savaşında, hiçbir fiilini gizleyip saklamak istemiyordu. Bütün insanlık suçları, halkın gözüne sokarcasına işleniyor; bu suçların dehşetiyle insanların sinmesi, korkması, evine çekilmesi bekleniyordu. Fakat Kürdistan ve Türkiye’de demokrasi mücadelesinin güçlü direnişçi geleneği, herhangi bir ülkede perdeleri sıkı sıkıya kapattıracak bu dehşet politikasında ciddi gedikler açtı. İşte o gediklerin en önemlilerinden birini açanlar ise, ülkenin dört bir yanından iki binin üzerinde akademisyen oldu.

Daha önce, 2012 yılında Kürt tutsakların yaptığı açlık grevi sırasında bildiri yayımlayan Barış İçin Akademisyenler, AKP/Saray yönetimindeki Türk devletinin topyekün savaşına da “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisiyle karşı çıktı. Herkesin, hele de akademisyenler gibi çoğu devlet memuru statüsünde çalışan kesimlerin, tamamen korkması, sinmesi bekleniyordu; ama onlar, “Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” diye başlayan bildiriyi cesaretle yaygınlaştırdı.

Bildirinin hemen başında ortadaki sorun, adlı adınca ortaya konuyordu: “Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkum etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.”

Bildirinin talebi de, sorun tarifi gibi gayet netti: “Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.”

Akademisyenlerin devletin savaş politikasını hem iç hem de dış kamuoyuna etkili biçimde teşhir eden bu net bildirisi, AKP/Saray cephesinde paniğe yol açtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Aydın müsveddeleri” gibi ifadelerle bildiriye saldırdı; havuz medyası, çok daha dipten hakaretleri sürdürdü. Yargı da “emri” almıştı; 15 Mart 2016’da Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Esra Mungan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Kıvanç Ersoy ve bildiriden sonra işten atılan Nişantaşı Üniversitesi’nden Muzaffer Kaya tutuklandı. Onlarca kentte de akademisyenler, hem adli hem idari soruşturmalara maruz kaldı, işlerinden oldu. Ama geri çekilmediler. 1128 akademisyenle başlayan kampanya, baskılar sonrasında 2212 akademisyene ulaştı. 


DİZİ-ARAŞTIRMA SERVİSİ