GÜLSEREN YOLERİ

Seçimlere hile karıştırılacağından emin herkes nasıl oldu da sonuçlarını kuzu kuzu kabullendi diye tartışadururken, OHAL koşullarını süreklileştiren bir yasa teklifi meclisten geçti geçiyor. Ama ne siyasette ne toplumsal muhalefette neredeyse hiçbir anlamlı hareket yok yine. On yıl sonra bu günleri anlatırken söze “biz uykudayken…” diye başlayacağız korkarım. Çünkü bu olanları başka bir şeyle açıklamak çok zor.

Mecliste görüşmeleri devam eden yasa teklifi bir bütün olarak hak ve özgürlüklerin özüne dokunan, kısıtlamalar getiren düzenlemeler içeriyor. Bunun farkında olmamak mümkün değil, hele de muhalif toplumsal dinamikler açısından. Ama çıt çıkmıyor hiçbir yerden.

Hava karardıktan sonra yapacağın her etkinliği izin şartına bağladım diyor, susuyoruz.

Yaşadığın şehirde nereye gidip nereye gidemeyeceğine keyfi gerekçelerle vali karar verecek diyor, susuyoruz.

Vali, Ankara Yüksel caddesinde tutuklu bulunan İnsan Hakları Anıtı gibi başka tarihi ve kültürel sembolleri, alanları da tutuklayabilir diyor, susuyoruz.

Gözaltı süresi 12 güne kadar uzuyor diyor, susuyoruz.

Savcı ve hakim teminatındaki arama, el koyma işlemlerinde kolluğu yetkilendiriyor, susuyoruz.

Demokratik haklarını kullanan sivilleri potansiyel terörist, demokratik hak kullanımını terörist faaliyet olarak yasalara geçiriyor, susuyoruz.

Askerlere dokunuyor, onlar susuyor. Sivil muhaliflere dokunuyor onlar susuyor.

"Devlete kapağı attım emekli olana kadar iş güvencem var”diyene, kamudan ihraç yolunu göstererek "sen öyle san" diyor, susuyoruz.

"Seni haksız yere görevinden ihraç etmişiz, bir suçun yokmuş, görevine dönebilirsin ama yönetici olarak değil düz memur olarak” diyor, susuyoruz.

"Sana haksızlık ettik, suçsuz olduğun halde seni işinden ettik, suçlu olarak yaftaladık, sosyal tecrit uyguladık, eşinin pasaportuna bile el koyduk, çocuklarını mağdur ettik ama bu zararlarını karşılamak için tazminat davası açamazsın” diyor, susuyoruz.

Biz sustukça, mağduriyetlere yenileri ekleniyor oysa ama giderek daha da kitleselleşerek uzun uzun susuyoruz.

Uyku gibi bir suskunluk içindeyiz. Ve zaman giderek daralıyor. Giderek hayat daralıyor çünkü.

Ve hatırlatayım; bizim Orhan Veli’nin şiirindeki gibi “İşim gücüm budur benim,/ Gökyüzünü boyarım her sabah,/ Hepiniz uykudayken./ Uyanır bakarsınız ki mavi./ Deniz yırtılır kimi zaman,/ Bilmezsiniz kim diker;/ Ben dikerim.” Diyen bir Dalgacı Mahmut’umuz yok ama, Pir Sultan Abdal’ın "Uyurken üstüme gelen Erenler/ Gafil aç gözünü uyan dediler/ Serseri kalma bu cihan içinde/ Yürü bir mürşide hey can dediler…" şiirindeki gibi erenlere aşinayız. Yeter ki korkularımızı aralayıp bu sesi duymaya imkan verelim.

“Olanla öleni değiştirmek imkansız” diye bir söz var bilirsiniz. Genellikle olanı kabullenmek gerektiğini anlatmak için söylenir ama daha önemli bir kıssadan hissesi vardır bu sözün; iş bu raddeye gelmeden gözünü aç ve olumsuz durumların gerçekleşmesini engelle. Yani nasıl uyanırsan uyan ama uyan ve kendine gel, geç olmadan…