Dünya kadın mücadelesi, yüzyılları bırakırken ardında, hiçbir şeyden çekmedi herhalde içselleştirilmiş kaba yargılardan çektiği kadar.
Dayaklara, öldürülmelere, cinsel şiddetin her türlüsüne maruz kaldı ya kadın. En ağır işkencelere göğüs gerdi de, ne yazık ki en çok sınıf kardeşlerinin beyninde kalıplaşan kara yargıları parçalamak isterken yara aldı kadın.
“Ağaca baltayı vurmuşlar, sapı bendendir demiş” malum. Kadınlar olarak biz de en çok “bizden” olana karşı verdiğimiz mücadelede zorlandık tarih boyunca.
Evet, erkek egemen düzen ile işbirlikçileri zihniyetler, kadını hep aşağıladı, çoğu zaman da yok saydı. Bu zihniyetin devleti de sesini çıkaran kadının boğazına çökmekte bir an bile tereddüt etmedi.
Kadın da zaten tanıdığı düşmanına karşı savaşmaktan, cepheden onunla çatışmaktan hiç geri durmadı. Görünen düşmanla çarpışmak daha kolay da ya hiç görülmeyen, ortaya çıkmayan, hep gölgemizde saklı düşmanı ne yapmalı? Zımni toplumsal yasaları, yargıları yani…
En tehlikesi değil midir beyinlerimizdeki gizli düşmanla mücadele etmek? En tehlikelisi değil midir ezilenin mazluma yaptığı ihanet?
Ve ihanet değil midir dövülmüş, sövülmüş hatta öldürülmüş bir kadın için “kim bilir ne yapmıştır” diyerek, işkenceye gerekçe aramak. İşkencenin alası değil midir tecavüze uğramış bir kadını, “kirli” olarak görmek, ötelemek, toplumsal yaşamın dışına itmek.
Var olan bütün iletişim olanaklarıyla, yüzyıllardır kafalarımız ütülendiği, beyinlerimizin mütemadiyen “öteki”ye karşı yıkanıp durduğu doğru; tahammülsüzlüğümüzün had safhada olduğu da.
Toplum olarak, bırakın farklı olanın farkını hak olarak görmeyi, bütün farklılıkları ayrımcılığın gerekçesi sayan faşizmin sınırlarını zorladığımız da doğru. O kadar ki; bizden olmayanın ölümüne sevinmeyi, “öteki”nin kırımını kendimizin zaferi sayar olduk.
Bütün bunlar doğru. Benim alanım olmasa da bu patolojik ortam için psikologların bir açıklaması vardır elbet.
Benim asıl anlamadığım ve asla kabul etmek istemediğim, zaten vurulup yere yıkılan, kanayan, yaralı bir çocuğa (yaşadığı sürece de yarası kanayacak olan birine) hayatı boyunca vurmaya devam etmedeki bu ısrar niye?
 Birkaç gün önce Sakarya’da yaşanan bir olaydan bahsediyorum. Binlercesi benzerinden sadece biridir belki. Ama insanın içini öyle acıtıyor ki; hiçbir şeye şaşırmamayı öğrendiğimiz bu zamanda bile “bu kadarı reva mıdır ya” dedirtiyor insana.
Söz konusu olayı hatırlıyorsunuzdur; Sakarya’nın Hendek İlçesi’nde tecavüz mağduru 13 yaşındaki çocuğun, ilköğretim öğrencisi 3 kardeşinin, nakledildikleri okula ‘diğer velilerin istemediği’ gerekçesiyle alınmaması olayı…
İnsanın aklını, beynini ve yüreğini ortaya koyup, bir kere daha insanlığını sorgulamasını gerektiren olay… İnsan olanın kanını donduran, insanlık dışı toplumsal yasaların ürünü olay…
Zulümlerini kullanarak, egemenliklerini üzerimizde sonsuz kılmak isteyenler, toplum olarak ötekine karşı insafımızı, vicdanımızı, kısacası insanlığımızı yitirmemizi istiyorlar, bu belli.
Onların bu düzenbazlıkları sınıf karakterlerini iyi tanıyanlar açısından, bir dereceye kadar anlaşılabilir de. Çünkü onlar en basit ifadeyle; ezilenler olarak halkların birlik olup düzenlerini bozmalarından çekiniyorlar. 
İktidar sahipleri olarak, çıkar düzeninin çarklarının, hep onlardan yana dönmesini garantilemek isterler. O yüzden halkların birbirilerini sahiplenip, karşılıklı yaralarını sarmaları, erk olanın işine gelmez.
Peki birlik, sahiplenme, dayanışma hakların da mı işine gelmiyor? Bu kadar kin, bu kadar nefret, bu kadar şiddet niye?
Adı geçen Sakarya’daki olay örneğinde olduğu gibi, zaten toplum içerisinden birilerinin tecavüz belası ve utancıyla hayatını kararttığı bir çocuğa, bakacak yüzümüz var mıdır daha?
Toplum olarak, o çocuğa sahip çıkıp koruyamadığımız için suçumuz yeterince sabit değil midir?
Asıl cezanın failler kadar, duyarsızlığımızdan ötürü bizlere de kesilmesi gerekirken; hangi vicdan ve izanla, o çocuğun kardeşlerini, ailesini, yakınlarını toplumun dışına iterek, onları cezalandırmaya çalışıyoruz?
Toplum olarak, tecavüzcülerin yargı organları tarafından ödüllendirilmesine sessiz kaldığımız yetmiyormuş gibi, bir de faturayı bizzat tecavüz mağdurlarına kesmeye kalkmak hangi kitapta yazar?
Halk olarak, halklar olarak aynada yüzümüze bir bakalım lütfen. Ortak olduğumuz suçlar, boyumuzu çoktan aştı.
Sadece insafla işler yürümez biliyorum ama biraz empati, biraz izan ve iğnenin en kalınını kendimize batırmanın vakti gelmedi mi daha sizce!