Bizim oyunlarımız diğer çocukların oyunlarına benzemiyordu. Evimiz devrimcilerin uğrak yeriydi, bu nedenle oyunlarımız, hal hareketlerimiz, tüm hayallerimiz devrimci olmak üzerineydi.
Sinan SALİH
Ankara’nın Tuzluçayır ilçesi Natoyolu semti… Cumali, Doğan, ben ve diğer dayı, teyze çocukları okula gidiyor, boş zamanlarımızda ise oyunlar oynuyorduk. Bizim oyunlarımız diğer çocukların oyunlarına benzemiyordu. Büyüdüğümüz ev, Apocuların gelip gittiği hatta hareketin kurulduğu evlerden biriydi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan Kemal Pirlere, Mazlum Doğan, Sakine Cansızlar gibi öncü kadrolardan diğerlerine kadar herkesin uğrak yeriydi. Bu nedenle oyunlarımız, hal hareketlerimiz, tüm hayallerimiz devrimci olmak üzerineydi. Biz de devrimci ağabeylerimiz, ablalarımız gibi olmaya özeniyorduk. Sadece biz değil mahallemizdeki tüm çocuklar aynı durumdaydı.
Tuzluçayır, devrimcilerin merkez üssü haline gelmişti. Polisler kolay kolay mahalleye giremiyordu. Mahallede yaşayan herkes devrimcilere sempati duyuyor, onları koruyor ve sahip çıkıyordu.
Biz çocuklar da Apocuların giydiği Esem spor ayakkabılarından, kadife pantolonlardan giymek istiyorduk. Yaşımıza bakmadan mahallede yapılan eylemlere katılıyor, sloganlar atıyor, büyüklerimiz gibi sol elimizi yumruk yapıp havaya kaldırıyorduk. Bazen sağ ile solu şaşırmıyor da değildik.
Böyle bir mahallede yaşayınca polislerle de haşır neşir oluyordu insan. Ev baskınları hiç eksik olmuyordu. Ankara DAL, yani Derin Araştırma Laboratuvarı (Ankara polisinin işkence merkezi. Buradaki polisler, Amerika’da özel eğitiliyordu) bir nevi devrimcilerin ikinci adresi olmuştu. Artık polisler ayda birkaç kez evimize baskınlar düzenliyordu. Polislerin aile üyelerimize, devrimci ağabey ve ablalarımıza yaptığı işkenceleri duydukça öfkemiz giderek artıyordu.
Böyle bir ortamda büyüyen çocuklar olarak kendimizi şartlara adapte ediyorduk. Eve gelen polislere kimin gelip gittiğini, neler konuşulduğunu söylemiyorduk. Dışarı çıktığımızda da tanımadığımız kimseyle konuşmuyor, sorulan sorulara ‘bilmiyoruz’ deyip geçiştiriyorduk. Aynı şey okulda da geçerliydi. Öğretmenlerimize, arkadaşlarımıza, mahalledeki komşularımıza dahi eve gelen gidenden bahsetmiyorduk. Gelenlerin kim olduğu sorulduğunda ise ‘köyden gelen akrabalarımız’ deyip geçiştiriyorduk. Çocuklar için bile gizlilik temel ilkeydi: Bilmiyorum, görmedim, duymadım.
Mahallede oynarken de gruplara ayrılıyor, birbirimizle çatışıyorduk. Polise, askere öfkemiz o kadar fazlaydı ki, oyunlarda kimse polis olmak istemiyor, herkes devrimci olmak istiyordu. Okullarda ‘İstiklal Marşı’ ve ‘Andımız’ okunurken biz okumaz, sadece dudaklarımızı oynatırdık. İlkokuldayken bile eylemler yapıyorduk.
Mahallede tek tük sağ görüşlü aileler de vardı. Elimize aldığımız sapanlarla onlara ait evlerin çatı kiremitlerini kırıyor, bunu da bir devrimci eylem gibi birbirimize heyecan ve zevkle anlatıyorduk.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ne kadar bu durum böyle sürüp gitti. Dayım, teyzem başta olmak üzere aile fertlerimiz bir bir tutuklanarak zindana atıldı. Bu gözaltı ve tutuklama furyasından kurtulan gençler dağların yolunu tuttu, dağda yapamayacaklar ise Avrupa’ya çıkmak zorunda kaldı.
En büyüğümüz daha 9-10 yaşlarındaydı. Bizim Cumali ise bizden de küçüktü. İlkokula başlamadan annesiz ve babasız kalmıştı. 12 Eylül’le birlikte annesi tutuklanarak Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ne, babası ise Ankara Mamak Kapalı Cezaevi’ne atılmıştı. Evde çocuk ve yaşlılar dışında kimse kalmamıştı. Cezaevi kapıları ikinci adresimiz olmuştu. Her görüş bir işkenceye dönüşmüştü. İçeri girene kadar çektirilen işkenceler bir yana, kalın camlar ve demir parmaklıklar arasında birkaç küçük delikten sesimizi ulaştırmaya çalışmak da cabasıydı.
Her ne hikmetse Esat Oktay, bizim Cumali’nin annesiyle açık görüşüne izin vermişti. O zamanlar 5-6 yaşlarındaydı. Cumali’yi bir gardiyan içeri koğuşlara götürmüş, Cumali sabahtan akşama kadar annesi ve diğer kadın tutsaklarla kalmıştı.
12 Eylül Darbesiyle birlikte bizim de oyunlarımız değişmişti. Bu sefer zindandaki dayımızı, anne, baba ve devrimcileri kurtarma planları yapıyorduk. Cumali açık görüş esnasında geçtiği koridorları, girdiği kapıları hatta duvarda bulunan bayrak ve resimlere kadar her şeyin yerini ezberlemiş, bize bir bir anlatıyordu. Sonra da kurtarma planları yapıyorduk. Cumali, “Büyüyünce önce Mamak Cezaevi’ne, sonra Diyarbakır Zindanı’na gideceğiz, tünel kazıp annem ve dayımı kurtaracağız” diye planlar yapıyordu.
Tabii kurtarmak da yetmezdi, ailelerimiz özgür olunca Kürdistan dağlarına gidip birer gerilla olarak bu işkencecilerden hesap soracaktık.
Cumali, tüneller eşip anne ve babasını kurtaramadı ama bir halkın özgürlüğü için Kürdistan dağlarında savaştı. Cumali ve birlikte büyüğüdü kuzeni Doğan, Kürdistan dağlarında şehitler kervanına katıldı.
Biz, ülkesi işgal altında, annesi babası zindanda olan çocukların oyunları, hayalleri böyle, ne yapalım!