Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi (YÇKM) tarafından organize edilen ve Yılmaz Güney Vakfı’nın katkılarıyla gerçekleştirilen 2. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali kapsamındaki etkinlikler 7 Nisan’da İstanbul’daki ödül töreniyle sona erecek. Bu hafta aynı zamanda Yılmaz Güney’in doğum gününe tekabül ediyor. Bu vesileyle bu yazıda O’nu anmak istedim.
***
Bir sanatçı ya da sanat eseri üzerine yazarken söze „bence“ diye başlamak gerektiğine inanırım. Bu yazının sınırları içinde bir Yılmaz Güney profili çizmek istersem neler söylerim diye düşündüm.
Bir sanatçıya eğer „Halkın sanatçısı“ diye bir paye verilecekse buna Yılmaz Güney kadar uygun bir sanatçı zor bulunur. O kamerasıyla emekçi halkın arasında gezerken sanatçı dünyasında çok yaygın olan oryantalist bir tavır takınmaz. Ezilen insanın psikolojisini, kendi psikolojik yapısıyla pekiştirerek verir. „Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim“ diye özetlediği yaşamı hem destansı hem sıradan bir insanın yaşantısı gibidir. O sinemanın diğer jönleri gibi değil, pamuk işçiliğinden set işçiliğine birçok işlerde çalışmak zorunda kalarak geldiği yere dişiyle tırnağıyla mücadele ederek gelmiştir.
Bıçkın ve kalenderdir. Onda anarşist bir ruh ve dervişan bir duruş sentezlenmiş gibidir. Muhaliftir ve daha güzel bir dünyanın olması gerektiğine inanmış, sanatını bu güzel düşünün emrine vermiş, bunu içselleştirmiş ve bu konuda tutarlı bir duruş sergilemiştir.
İlk dönem yapıtlarında yer yer kimi popülist ve didaktik tavırlar gösterse de sonrasında bunları sanatından kazımasını bilmiş bir sanatçıdır.
Belli kalıp ve şablonların hüküm sürdüğü, subaşlarını ağa-babaların tuttuğu bir piyasaya bomba gibi düşmüş, -Onun bıçkın tarzıyla söylersek- restini çekmiş ve raconunu kesmiştir.
Edebiyatçı yönü sineması kadar güçlü olmayabilir ama bu yönü O’na senaryo yazımında büyük katkılar sağlamıştır.
Sanatta kendine dair bir dil oluşturmak kolay değildir. O zoru başarmış, kendine ait bir sinema dili oluşturabilmiştir. Yılmaz Güney sineması özgündür, destansı, lirik, şiirsel bir sinemadır ve sınıfsaldır.
1970 sonrası cezaevi yılları, O’nun dönüşüm yıllarıdır. Tutukluluk halleri de O’nu susturmaya yetmemiştir. İçeride de kitaplar, senaryolar yazmış filmler yapmıştır. Yani yattığı ranzanın da hakkını vermiştir.
O, sineması gibi kişi olarak da nev’i şahsına münhasır dedikleri türden bir öznedir. O’nun da her insanda olabileceği gibi yanlışları, zaafları ve hataları olabilir elbet. O bütün bunların toplamıyla Yılmaz Güney’dir. Eleştirilemez bir put ya da tabu değildir. Hele de kendisi tabulara karşı ve put kırmayı seven biriyken O’nu tabu konumuna getirmek en az eleştiri adı altında O’nu karalamaya çalışmak kadar büyük bir haksızlıktır.
***
Kendi deyişiyle safı açık ve bellidir. Ondaki ve sinemasındaki ‘ben’, yani çile çeken, direnen özne sadece birinci tekil şahısla sınırlı kalmayan bir tikelliktir. Eyleyen özne, ‘sen’e, ‘o’na, ‘siz’e ve ‘onlar’a uzanabilen bir zenginliktedir. Zaten geniş halk kitleleri tarafından sevilmesinin nedenleri başında; sinemada canlandırdığı tiplerde hor görülen, ezilen ama teslim olmayan ve direnen bir profil çizmesi ve bu direngenliğini bizzat kendi özyaşamında da göstermesidir. Sokaktaki vatandaşın bakış açısıyla söylersek; Adam devlete kafa tutmuş, hapse girmiş, kafasının tası atmış çekmiş devletin hakimini vurmuş, güzel kadınlar sevmiş, 12 Mart’ın en civcivli günlerinde Mahir Çayan’ları evinde saklamış, boyun eğmemiş, onuruyla yaşamış... Sevdiği kadının evinin önüne bir kamyon gül dökecek kadar da has Anadolu delikanlısı. Bu yüzden çoğu insan ondan söz ederken ‘Bizim Yılmaz’der.
Anısına saygıyla.
Bizim Yılmaz