28 Ocak 1921 yılında Karadeniz’de Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve on dört yoldaşı bir komployla katledilmişlerdi. Aradan doksan üç yıl geçti. Katledilmelerinin yıldönümü vesilesiyle Suphi ve yoldaşlarının neden katledildiklerine ilişkin sorularımızı Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok yanıtladı.


Sayın Andok, 28 Ocak 1921, Türkiye devrim mücadelesinde önemli bir gün. Türkiye Komünist Partisi(TKP) kurucularından Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de katledildikleri gün. Türkiye’nin sosyalist önderlerine karşı böyle bir komplo, böyle bir katliam neden ve nasıl gerçekleştirildi?
Öncelikle, katledilişlerinin 93. yıldönümünde, bu komployu gerçekleştirenleri lanetliyoruz. Bu katliamda yaşamını yitirenleri -başta Mustafa Suphi olmak üzere- saygı ve minnetle anıyoruz. Özgürlük Hareketi olarak onlara vermiş olduğumuz sözü pratikleştireceğimizi ve sözün gerekliliklerini de yerine getireceğimizi bir kere daha yinelemek istiyorum.
Mustafa Suphi ve on dört arkadaşına karşı geliştirilen komplonun gerçekleştirilme nedenlerini bilmek için öncelikle dönemin koşullarına biraz bakmak gerekir. Bu komplo hangi koşullar içerisinde gelişti; neden gelişti? Bu komplo gerçekten de direk dönemin politik gelişmeleriyle bağlantılıdır. Bunu iki açıdan ele almak lazım. Birincisi, komplonun gerçekleşmiş olduğu dönem, artık dünyanın farklı bir çehreye büründüğü bir dönem. Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı sürerken 1917 yılında gerçekleşen bir Bolşevik Devrimi var. Ezilenlerin gerçekleştirmiş olduğu bir devrim. Bolşevik Devrimi, kapitalizme karşı geliştirilen bir devrimdir. Komplonun gerçekleştirildiği dönemde iki ayrı dünya vardı: Ezilenlere ait bir reel sosyalizm dünyası ve egemenlere ait olan kapitalist bir dünya gerçekliği. Öncelikle bunu ele almak gerekiyor.
İkincisi, Anadolu ve Kürdistan’da gerçekleşen ve adına ‘Kurtuluş Savaşı’ denen bir savaş var. Bu savaşa tüm halklar katılıyor. Tüm toplumcu kesimler bu savaşa katılıyor. Emperyalizme ve kapitalizme karşı duran ve toplumun değerlerini savunmak isteyen, kendi olmak isteyen, öz yönetimini oluşturmak isteyen tüm kesimler bu savaşa katılıyorlar. Başını egemen İngilizlerin çektiği hegemonik güçlerin Ortadoğu politikalarıyla direk çelişiyor.

Asimilasyon ve soykırım gerçekliği var

Dönemin Ortadoğusuna hakim olan Osmanlı İmparatorluğu’dur. Başını İngiliz hegemonyasının çektiği güçler, halklar adına kararlar almıştı. Türklere, Araplara ve Farslara ulus devlet modelini uygun görmüşlerdi. Diğer halklar ve muhaliflere ise reva görülen, ölüm ve asimilasyondur. Türkler, Araplar ve Farslar halklarının yönünü o tarz bir yapılanmaya yönlendirmişlerdi. Kürtler için uygun görülen ise statüsüzlük ve ilkel soykırım kıskacına alınmaydı. Ulus devlet yöntemi farklılıklara kapalı olduğu için doğal olarak bu üç temel unsurun, yani Türk, Arap ve Farsların dışında kalan halklara da reva görülen asimilasyon ve soykırımdı. Bu politikaya karşı duran tüm kesimler tasfiye edildiler.
Mustafa Suphi’nin katledildiği yıl olan 1921 yılı, aynı zamanda Koçgiri İsyanı’yla Kürtlerin bastırılmış olduğu bir yıl oldu. Aynı zamanda Çerkez Ethem şahsında Çerkezlerin ya da ‘Kurtuluş Savaşı’nda yer almış Çerkezlerin tasfiye edildiği bir yıl oldu. Cumhuriyetin en temel unsurlarından olan solcular, demokratlar, yurtseverleri -özcesi emperyalizme karşı duran çevreler- de Mustafa Suphi ve arkadaşları şahsında tasfiye etmek istediler. Ayrıca ümmetçi dinciler diyebileceğimiz, özünde emperyalizme karşı, Kurtuluş Savaşı’nda da yer almış olanların değişik gerekçelerle tasfiye edilmiş oldukları bir yıldı, 1921. Dolayısıyla ulus devlet perspektifi Türk devleti açısından esas alındığı için bu gelişti. Bununla çelişecek ve buna karşı çıkacak ve engelleyebilecek tüm unsurlar tasfiye edilmek istendi. Kürtler Kurtuluş Savaşı’nın en temel aktörleriydi. Onlar da böyle tasfiye edilmek istendiler. Zaten 1925 yılından sonra tümden soykırım kıskacına alınacaklardı.

Engel teşkil edenleri tasfiye ettiler

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının yanı sıra emperyalistlerin öngörmüş oldukları modele ters düştükleri için ve kendi önlerinde engel teşkil ettiklerini düşündükleri herkesi tasfiye ettiler. Bu yönüyle bir komploydu. Hem farklılıklara karşı, hem Kürtlere karşı, solculara, demokratik çevrelere, sosyalistlere ve dindarlara karşı bir komploydu.

Emperyalistler savaş ile hegemonyasını her alana yaymak istiyorladı. Ancak bu süreçte Sovyet (Bolşevik) Devrimi gerçekleşti. Bu devrimin halklara etkisi ne oldu?
Evet, Bolşevik Devrimi gerçekleşmişti ve bu devrim, ezilen halklarda özgürlük umudu oldu. Halklara, ezilenlere umut yolu açmıştı. Kapitalizme alternatif olduğunu iddia eden ve öncülüğünü ezilenlerin yapmış olduğu toplumsal kesimlerin kurduğu bir sistem ortaya çıkıyordu ve bu sistem de sosyalist bir sistemdi. Kendisini yaymak istiyordu. Mustafa Suphi ve yoldaşları devrim için yola çıktılar ve devrimin sürdürücüleri olacaklardı. Bu katliam aynı zamanda kapitalist modernite güçlerinin Bolşevik Devrimi’ne karşı almış oldukları bir tedbirdir.

Gladyo örgütlenmesini paralel devlette görebiliyoruz

Bir taraftan sosyalizmin yayılmasını engellemek istediler; diğer bir taraftan da başını İngilizlerin çekmiş olduğu ve hegemonik güçlerin Türkiye’de uygulamak istedikleri ulus devlet faşizmi ortadan kalkmasın ve özellikle de kapitalist modernitenin çocukları artsın diye Mustafa Suphi ve yoldaşları paralelindeki diğer güçler böylelikle tasfiye edildiler. Sürekli olarak, Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlılar şahsında İngilizler de yenildi denilir; ama böyle değil. İngilizler yenilmiş olsaydı, Türkiye’nin renginin çok rahat bir şekilde Bolşevik Devrimi’ne dönmesi gerekirdi. Dolayısıyla sıcak savaşta yenilgi söz konusu olabilir; ama öngörülen politikaların sürdürülmesi anlamında kesinlikle İngilizlerin yenildiğinden bahsetmek mümkün değildir. O sürecin geneli ele alındığında rahatlıkla görülüyor ki aslında Türkiye’yi yöneten güç, başını İngilizlerin çektiği küresel kapitalist güçlerdi.
Günümüzde de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir gladyo örgütlenmesi gerçekleşti. Günümüz itibarıyle de bunu ‘paralel devlet’te görebiliyoruz. Kapitalist modernite hiçbir zaman bu haliyle Türkiye Cumhuriyeti devletinden vazgeçmedi. Ve en temel sistemlerinden biri olarak ele almaktadır. İçerisinde Topal Osman’ın da olduğu yerel işbirlikçiler, yerel egemen güçler de yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenler olmakla birlikte arkasındaki asıl planlayıcının kapitalist modernitenin hegemonik güçleri yani İngiltere olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bugün farklı güçler (örneğin ABD) daha başat rol oynasalar da bu gerçeklik gözardı edilemez.

Kürdistan Özgürlük Mücadelesi açısından Mustafa Suphiler ve onların bıraktığı miras ne anlama geliyor?

Dönem ve etnik unsurlar farklı olabilir. Önemli olan insanın ne kadar insan olmaya çalıştığıdır. Önemli olan insanın toplumun ve insan doğasına ne kadar uygun davranabildiğidir. Ne kadar özgürlükçü, eşitlikçi ve ne kadar egemenliğe karşı mücadele içerisinde olduğudur. Biz Özgürlük Hareketi olarak bunu esas alıyoruz. Dolayısıyla öyle kendini etnik unsurlarla sınırlandıran bir yaklaşım içerisinde değiliz. Özellikle Kürdistan ve Anadolu çerçevesinde ele alacak olursak, tarihin eski dönemlerine kadar gidildiği zaman bir kader ortaklığının olduğu her yönüyle görülebilir. Hem coğrafi bütünlük söz konusu hem de kültürel birikim. Hatta siyasal bütünlük bile söz konusudur.

Özlemleri aynı olan toplumsal hareketleriz

Tarihsel akış hep bu yönlü olmuş. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının vermiş oldukları mücadeleyi biz kendi mücadelemiz gibi ele alıyoruz. Biz kendimizi onların devamı olarak görüyoruz. Çünkü özlemleri aynı olan toplumsal hareketleriz. Demokratik mücadele veren ve ülkenin demokratikleşmesini isteyen, toplumun doğasının gerçekleşmesini isteyen tüm kesimler ve güçler gibi bizim de temel amacımız eşitlik, özgürlük ve demokratik değerlerin yaşamsallaşması; egemenlerin de alabildiğine sınırlandırılması, öyle istedikleri gibi bir sistemi kurmalarının engellenmesidir.
Dolayısıyla Mustafa Suphi ve arkadaşlarının savunmuş oldukları değerler halen sürdürülüyor. Nasıl ki 68 gençlik kuşağı on beşlerin devamcısıysa, Özgürlük Hareketi de bilindiği gibi 68 gençlik kuşağı içerisinden çıkan ve kendisini o soy değerlerine dayandıran; kendisini onun bir devamı olarak gören ve bugün de bunun temsiliyetini en üst düzeyde yapmaya çalışan bir harekettir. Bunu da Anadolu’nun bir bütün halinde demokratikleşmesi için yapmakta. Dar anlamda, sadece etnik bir mücadele yürütmemektedir. Amacımız insanın ve toplumun doğasına dönmesi. Biz şu an inanıyoruz ki, insanın ve toplumun doğası için eşitlik, özgürlük ve adalet gerekir. Toplumun doğasına uygun bir yaşamı yaşamaya çalışıyoruz. Biz kendimizi tümden onların bir devamı, sürdürücüsü olarak görüyor; onlara borçlu olduğumuzu düşünüyoruz.

Halklar demokratik uluslaşma dönemini yaşamaktadırlar. Türkiye ve Kürdistan halklarının kardeşliği açısından onların anılarına sahip çıkmanın sizce anlamı nedir?
Önder Apo, tüm devrimlerin halkların olduğunu, ama aslında amacına ulaşmış bir tek devrimin bile henüz olmadığını söylüyor. Bu şu anlama gelir: Egemenliğe karşı bir duruş ve mücadele vardır. Ama o mücadele ve duruş, kendi amacına uygun bir bedenleşmeye henüz ulaşmamıştır. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının gerçekleştirmiş olduğu mücadele, henüz tam bedenleşmedi.

Türkiye ve Kürdistan’ın egemeni aynı

Özlemleri pratikleşmedi, amaçlarına ulaşamadılar, istemiş oldukları dünya henüz yaratılamadı, istemiş oldukları Türkiye ve Kürdistan henüz yaratılamadı. Bu bizim için de geçerli. Dolayısıyla şu an Anadolu ve Kürdistan coğrafyasında yaşayan insanlar olarak şunu öngörmemiz gerekiyor: Egemenlerimiz aynı. Kürdistan’a sömürgeciliği dayatan egemen güçler, Türkiye’ye de farklı bir biçimde egemenlik dayatıyor. Onların da öz yönetimlerini gerçekleştirmelerine engel oluyorlar. Onların da eşitlik, özgürlük değerleri temelinde kendi yaşamlarını gerçekleştirmelerini engelliyorlar. Sınıfsal sorunlar haddinden fazla.
Özcesi, kapitalist modernitenin yaratmış olduğu sorunların tümünü Türkiye coğrafyasında, yani Anadolu coğrafyasında da görmekteyiz. Sorun sadece Kürt, Türk olgusu değildir. Egemenlerin dışındaki kesim olarak toplumu ele aldığımızda, şu anda Türkiye ve Kürdistan’da özgürlüğe herkesin ihtiyacı var. Eşitlikçi bir yaşama herkesin ihtiyacı var. Bu da bir güç birliğini gerektirir. Kendimizi toplumun doğasına odaklamalıyız. Eşitlik, özgürlük değerleri temelinde bir araya gelen ve mücadelesini ortaklaştıran bir perspektifle hareket edilmeli. Kürdistan’da da bu mücadele alabildiğine yükseltiliyor.

Egemenler örgütlü toplumdan çekinir

Türkiye’nin ve Anadolu’nun her tarafında da benzer bir mücadele gerçekliği vardır; ama bu henüz bedenleşmedi. Özgürlük ve eşitliği isteyen ruh kendisini pratikleştirebilecek bir bedene kavuşturulamadı. Bu da ortak bir mücadeleyle gerçekleşebilir. Egemenler her zaman dağınık ve parçalı bir toplum ister. En fazla çekindikleri ise örgütlü bir toplumdur. O halde, parçalamak egemenlerin işiyse, birleştirmek, bir araya gelmek ve birbirini tamamlamak da toplumsal güçlerin işi olmalı. O açıdan tüm toplumsal kesimler, yani devlet dışı, egemenlik dışı tüm toplumsal kesimler, etnisitesi, dini, dili, rengi ne olursa olsun bir araya gelmelidir. Bu konuda belli mekanizmalar da oluşmuştur. HDP ve BDP var. Atılmış çok önemli adımlardır. Kürt Özgürlük Hareketi ve Türkiye demokrasi güçleri güçlerini birleştirerek önümüzdeki yerel seçimler başta olmak üzere tüm toplumun yeniden inşa edilmesi temelinde üzerine düşen görevleri yaparlarsa, bu çerçevede Suphi ve yoldaşları olmak üzere toplumcu tüm kesimlerin özlemlerini pratikleştirmiş olacaklardır. Mademki özlemlerimiz ve amaçlarımız doğrultusunda eşitlik, özgürlük ve demokratik değerler çerçevesinde bir araya geliyoruz; o zaman bunları bedenleştirecek ve egemenlere karşı güçlü bir hale getirebilecek; gerekli olan ne varsa yapmak; hem kurumlaşmayla hem de ortak bir mücadeleyle egemenlikçi sisteme karşı durmak gerekli olan hususlardır. İçinde bulunduğumuz konjonktör buna son derece açıktır. Egemenlikçi güçlerin içinde bulunduğu durum zaten ortadadır.

‘Suphilerle özlemlerimiz ve amacımız aynı’

Tabii tarihsel kökleriyle toplum zaten bir aradadır. Bütün toplumlar eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşamı isterler ve öncesinde de kendimizi dayandırmış olduğumuz kişiler ve büyük insanlar, Mustafa Suphiler gibi bunların da bizlerden istediği böylesi bir birlikteliktir ve tamamlayıcılıktır. İçinde bulunduğumuz koşullar da buna son derece elverişlidir. Birlikte Anadolu ve Mezopotamya’yı yeniden inşa etme dönemidir, diye düşünüyoruz.  


SİNAN DENİZ/ANF/BEHDİNAN




Bir katliamın öyküsü


Nazım Hikmet, "28-29 Ocak'ı unutma" der. Nasıl unutabiliriz? Unutmak mümkün mü, Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere gelen Türkiye Komünist Partisi'nin lider kadrosunu Karadeniz'de boğanları, bu meşum emri verenleri... Sadece onları değil, Karadeniz'in yetiştirdiği nice yiğit lideri, kadroyu katleden bu kapitalist, oligarşik düzeni.
15'lerin Karadeniz'de katledildiği 28-29 Ocak'ın yıldönümünde Karadeniz'in yiğitlerini de hatırlayalım, hatırlatalım, dedik. Önce Mustafa Suphi'nin yaşam öyküsünü okuyalım, ardından da diğerlerinin...
Mustafa Suphi, 1883 yılında o zaman Trabzon vilayetine bağlı olan Giresun kazasında doğdu. Paris'te Siyasal Bilgiler Okulu'nu bitirdi. Fransa'da bulunduğu dönemde İttihatçılar ile yakın ilişki içerisindeydi. Mahmut Şevket Paşa suikastini bahane ederek muhaliflere karşı 1913 yılının sonlarında İstanbul'da başlayan sürgün furyasından Mustafa Suphi de nasibini aldı ve Sinop'a sürüldü.
1914 yılının başlarında kendisini komünist düşünceyle tanıştıracak olan süreç, bir grup arkadaşı ile birlikte bir tekne ile Rusya'ya kaçmalarıyla başladı. Önce siyasi mülteci olan Mustafa Suphi, I. Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte, Osmanlı tebaasından olduğu için Urallara sürgüne gönderildi. Ural'daki esaret yıllarında Bolşeviklerle ilişkiye geçen, 1915'te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) üyesi olan Mustafa Suphi, Ekim Devrimi'nden sonra, Şubat-Mart 1918'de Moskova'ya gitti, "Müslüman Komiserliği" ile temas kurdu.
Temmuz 1918'de Moskova'da toplanan "Türk Sosyalistleri Konferansı"nda, Mustafa Suphi'nin başkanlığında, 5 kişilik Merkez Komitesi olan Türk Sosyalist Komünistleri Teşkilatı kuruldu. Kızıl Ordu içinde örgütlenen Türk savaş esirlerinden bir birlik ile Rus iç savaşına katıldı. Mustafa Suphi, Komüntern'in 2-6 Mart 1919'da toplanan ilk kongresine de katıldı.
Gerçek anlamda Anadolu'ya yönelik çalışmaya başlaması, Mayıs 1920'de Bakü'ye gelmesiyle oldu. Türkiye Komünist Partisi'nin 1. Kongresi, Bakü'deki Kızıl Ordu Salonu'nda 10 Eylül 1920 günü toplandı. 16 Eylül 1920 gününe kadar devam eden kongreye İstanbul, Zonguldak, Ereğli, İnebolu, Samsun, Trabzon, Bayburt, Erzurum, Sivas, Konya, Ankara, Eskişehir, Vezirköprü, Şarki Karahisar ve Ordu'daki komünist grupların temsilcileri katıldı.
TKP'nin bu kuruluş kongresinde Türkiye Komünist Partisi'nin program ve tüzüğü tartışılarak onaylandı. Partinin Komünist Enternasyonal'e üye olması karara bağlandı. Kongrenin son gününde de yedi kişi Merkez Komite'ye seçildi: Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Mehmet Emin, Hakkı, Nazmi, Süleyman Nuri ve İsmail Hakkı... Merkez Komite'nin kendi arasında yaptığı görev bölümüşünde Mustafa Suphi parti başkanlığına getirilirken, Ethem Nejat ise genel sekreter seçildi.
Mustafa Suphi aynı dönemde 1-8 Eylül 1920'de toplanan Bakü Doğu Halkları Kurultayı'nın başkanlık divanında yer aldı. Sovyet hükümeti tarafından güvenilen ve Anadolu'daki komünist hareketin gelecekteki lideri olarak görülen Suphi, partinin aldığı karar doğrultusunda Anadolu'ya geçerek Türkiye'deki komünist harekete yön vermeye girişti.
1921 yılının Ocak ayında Büyük Millet Meclisi'nden çağrılı olarak Ankara'ya doğru yola çıkan Suphi ve arkadaşlarına, Meclis ve Doğu Cephesi Komutanlığı, koruma vermedi. Kars ve Erzurum'da linç girişimlerine uğramalarına lakayıt kaldılar. 1921 yılı Ocak ayında, 28'i 29'a bağlayan gece 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon'dan Sovyetler'e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede, Kayıkçılar Kahyası Yahya'nın adamları tarafından öldürüldüler. Mustafa Suphi'nin eşi Meryem Suphi de aynı günlerde Trabzon'da öldürüldü.


HÜSEYİN AYKOL