Belediyeye kayyım atamış.  Sonra Belediyenin damından aşağıya „dev bir Türk bayrağı“ sarkıtmış.

Bir devlet, kendi sınırları içindeki bir belediyeye şu ya da bu nedenle „kayyım“ atadıktan sonra, binaya neden „milli bayrağı“ asar? Bunun anlamı nedir? Belediyeyi „düşmandan“ kurtardınız da, „zaferinizi“ mi ilan ediyorsunuz?

Evet öyle.

Belediyeyi „düşman“ ilan ettikleri Kürtlerden „kurtarmışlar“. „Zeferlerini“ de Belediyenin Eşbaşkanlarını „esir alarak“ ve „zapt ettikleri“ Belediyeye bayraklarını dikerek kutlamışlar. İyi de bundan sonra siz o „bayrağı“ Kürdistan’da „ortak bayrak“ olarak halka nasıl benimseteceksiniz?

Olaylar geliştikten, bütün taşlar yerli yerine oturduktan, örneğin Irak’ta, „ayrı bir Kürt devleti“ kurulduktan, sonra Suriye „federal bir devlet“ olduğunda, deyin ki, kantonların birleşmesini önlediniz, 900 kilometrelik sınırın 800 kilometresinde „Federal Rojava’yla“ komşu olduğunuzda, siz belediyelerini zapt ettiğiniz Kuzey Kürdistan’da nasıl „hüküm“ süreceksiniz?

PKK Önderinin programı, şu son iki yıla kadar, Kürt sorununda çözümü „iki kardeş halk“ arasında bir demokratik uzlaşmayla çözmeye hizmet ediyordu. Sur’dan, Cizre’den, Nusaybin’den, Şırnak’tan, velhasıl kelam en son Xerabê’den ve ön cephesine „bayrak“ sallandırılan Belediyelerden, cezaevindeki HDP’lilerden ve nihayet HDP’yi TBMM’den kovduktan sonra siz artık „iki kardeş halktan“ söz edemeyeceksiniz. Çözüm artık „kardeşler“ arasında olmayacak. „Düşmanlar“ arasında olacak.

Ve bilin ki, „çözüm“ kesinlikle olacak, ama uzun yıllar bu „çözüm“ Kürt halkının size „kardeş“ olmasına yetmeyecek. O nedenle bu öyle bir çözüm olacak ki, sınırlar değişmese bile, tıpkı Irak’taki gibi bu sınırlar „pamuk ipliğine“ benzeyecek. Şu son iki yılda yaptıklarınızı hatırlatan en küçük bir adım attığınızda, rüyalarınıza giren „bölünme“ tıpkı Irak’ta olduğu gibi gündeme gelecek.

Sanırım gelinen nokta artık bu.

Siz hala Türkiye dışındaki üç devlet topraklarındaki Kürtleri birbirine kırdırma planlara yapa durun. O planlar çoktan pilav oldu. Çünkü Kürdistan parçalarındaki Kürtlerin tümü vaktiyle dört devlet tarafından birbirine kırdırılan Kürt değil.

Kürt artık örgütlü.

Bunun anlamını ahmaklık üreten kafacıklarınıza sokmak için bir kaç laf edeyim: Geçmişte Kürdistan parçalarında „eşitsiz“ gelişme yüzünden, her yerde yaklaşık bir eşitlik içinde mücadele edemiyordu. Öyle olunca her parçanın içinde yer aldığı devletler Kürde karşı bazan anlaşıyor, bazan da bir parçanın Kürdünü, öteki parçadaki devlete karşı „kullanabiliyordu.“

Şimdi durum her bakımdan değişti. Kürdistan’ın bütün parçalarındaki Kürt halkı, artık devletlerin birbirlerine karşı kullanabileceği, kullandıktan sonra da „tedip“ edip, köleleştirebileceği „pasif“ bir nesne olmaktan çıktı. Aktif bir özne haline geldi. Geçmişte onun kendisine has uluslararası bir stratejisi olamazdı. İnisiyatif dört parçanın bulunduğu devletlerdeydi. İttifak sistemleri kurmak, Kürtlere karşı şu ya da bu güçle anlaşmak onlara aitti.

Şimdi öyle mi?

Şu hale baksanıza! Türkiye Cumhuriyeti devleti, PKK’nin uluslararası ve bölgesel stratejisiyle boğuşuyor. Artık hiç bir bölge devleti, Kürdistan halkının varlığını hesaba katmadan tek bir adım atamaz.

Aktüel duruma bakın: PYD ABD’yle ittifak halinde. Erdoğan bu ittifakı bozmak için ABD’yle İran’a karşı oyun oynamaya kalktığında, PKK’nin İran-Türk çelişkisini maksimum düzeyde kullanma imkanı kendiliğinden ortaya çıkmakta. Bizimki İran’a yaklaşsa, karşısında ABD’yi bulmakta, ABD’ye yanaşsa, tepesine Rus bombaları yağmakta.

Kürtler „anlaşmak“ dışında bu işin kaçarı yok.

Taktik açıdan Türk devleti elbette „çok şey“ yapabilir. Örneğin Suriye’nin küçük bir „kasabası“ olan El Bab „zaferkinden“ ya da Kuzey’in minicik bir „köyünü“ beş bin asker, bilmem kaç tankla, helikopter ve uçakla „zaptetmekten“ söz edebilir. Biz de ona bravo deriz.

Ama hem Suriye’de, dolayısı ile bölgede ve elbette dünya siyaset zemininde stratejik bakımdan, Kürtlerle anlaşmadıkça, artık en küçük bir başarı elde edemez.

Erdoğan rejiminin ölümü, izlediği Kürt siyasetinin elinden olacaktır.