Bölgede süregiden savaşa, zorla yerinden edilmeye, göçe ilişkin çok şey yazılıp çiziliyor ama hiçbir açıklamanın gerçeği tümden yansıtmadığını ancak orada olunca anlıyorsunuz. Hep öyle değil midir zaten, uzaktan konuşmak kolaydır. Sözcüklere yüklersiniz en derin anlamları, dizersiniz yan yana kuralına uygun olarak, olur biter. Bir toplantıda konuşurken de, bir yazı yazarken de, bir basın açıklaması yaparken de durum aynıdır. Sadece sözcüklere yüklediğiniz kadardır meselenin ağırlığı ve bu büyük yanılsamayı ancak gerçeğe dokunursanız aşabilirsiniz.
Mesela; yıkılan, yakılan, enkaza harabeye döndürülmüş yerleşim yerlerine vardığınızda, duvarlardaki, kapılardaki, pencerelerdeki kurşun izlerini gördüğünüzde, evlerin kum tepeciklerine dönüşmüş haline dokunduğunuzda sanki önce eski haline canlanıyor her yer. Önce insanı, hayvanı, ağacıyla, çocukların oyunları, büyüklerin hayat telaşesiyle cıvıl cıvıl evler sokaklar geliyor insanın hayaline. Sonra aniden bir bomba patlıyor evlerden birinin içine, sofrasında yemek yiyen insanlar savruluyor etrafa paramparça, sonra bir kurşun canını alıyor anasının kucağındaki bebenin, bir başkası annesiyle beraber merdivenlerde öylece yaşama veda ediyor. Ekmek almak için sokağa çıkmış bir yaşlı amca, sonra Taybet ana öyle yavaş yavaş, kanı çekile çekile... Kabus olsa uyanırsınız ama bu gerçek. O vahşet bodrumlarını da kum yığınlarına çevirip kurtulacağını sanıyor devlet. Oysa her bir kum tanesiyle gittiği her yere taşınacak o çığlıklar.

Sadece çığlıklar değil taşınacak olan, o direniş ruhu da kol gezecek her yanda. Bunu Cizre'den, Yüksekova'dan, Sur'dan gelenlerle konuşurken gözlerinde, seslerinde gördüm. Acıyla direnci yan yana eklemiş bölge insanı. Onca katliama, saldırıya, ölüme, yıkıma rağmen, onca imkansızlıklara rağmen bölgeyi hatta şehirlerini terk etmemiş insanlar. Hatta, göç edenlerin yüzde 90’ı Cizre'ye döndü diye anlatıyordu göç alanında çalışan bir genç Cizreli arkadaşım. Diğer yerlerde de durum benzer.

Sur'dan göç etmek zorunda kalan çok çocuklu bir ailenin devletten gelen yardımı kabul etmeyip, üç gün yani belediyeden yardım ulaşana kadar çocukları ile aç beklediklerini anlatıyordu bir diğeri. Bir diğeri, en son Amed'de görüştüğü hukuk fakültesi öğrencisi yeğenini bir ay sonra Cizre'de vahşet bodrumundan çıkarılan cenazeler arasında bulduklarını.
Yerleşim yerlerini yerle bir edenler belli ki bir yandan kendi suçlarını örtmeye çalışıyorlar, yani delilleri karartıyorlar göz göre göre, öte yandan halkın benliğini, anılarını ve bir tarihi yok etmeyi amaçlıyorlar. Cizreli arkadaşım evlerinin de bulunduğu yasak bölgeye girişlerine izin verildiğinde evini bulmakta zorlandığını anlatıyordu mesela.
Zorla göçün etkilerini en iyi anlatansa Sur'da yaşayan, mecburen müslüman olmuşken son bir kaç yılda kimliğini yeniden bulma gayretindeki bir Ermeniydi. Yüz yıl önce parçalanmış ailesini ve benliklerini hala bir araya getirmeye çalışıyorlardı ama mümkün müydü, halen bilmiyordu. Soykırımı yaşayan nesil bir araya gelemeden göçmüşlerdi hayattan ama çocukları buluşmuştu hikayesinde. Ne yazık ki o buluşmalar bile giderememişti parçalanmanın izlerini.

Şimdi, çoğunluğu 90’larda zorla göç ettirlenlerin oluşturduğu nüfusu ile Sur aynı kaderi yaşıyor. 20-25 yıl arayla bir kez daha parçalanıyorlar. Ama önemli bir fark var. Kürtler halen yurtlarını terk etmemekte kararlı. Zalime biat etmemekte, oyunlarına, vaadlerine aldanmamakta kararlı. Katilinin ekmeğini yemektense açlıktan ölmeyi göze alacak kadar da onurlu ve dik.

Ancak mesele sadece orada yaşayanların direncine ve dirayetine bırakılamayacak kadar vahim. Çünkü devlet, zalimliklerine ek acil kamulaştırma kararları ile, kentsel dönüşüm kararları ile halkın evlerine dönmelerine imkan bırakmamakta kararlı.
Böylece, bir yandan Sur için altı özenle kat kat çizilen halkın dayanışma ve örgütlülüğünü dağıtmak hedefleniyor, diğer yandan özellikle halkın yoğun yaşadığı yerlere dışarıdan farklı etnisiteden insanları yerleştirip demografik yapıda değişiklik hesaplanıyor. Böylece Kürdistan'ı Kürsüzleştirme adımları atılıyor yani.
Durum, hem yaşananların travmatik sonuçları bakımından, hem insani ihtiyaçların karşılanması, hem her anlamda saldırıların durdurulması, hem de geleceğe umut olacak adımlar açısından kritik bir noktada. Görünen o ki bölge halkı elinden gelenin fazlasını yapıyor zaten. Geride kalanların uzaktan konuşmaktan vazgeçip oralara, o insanlara dokunması gerek, kardeş aile benzeri kampanyalarla, yeniden inşaya destek kampanyaları ile, hukuksal destek kampanyaları ile ama acilen. O ruh birleşmesini yaşaması ve enerjisini oraya aktarması gerek. Gördüğüm o ki, bölgede bulunan demokratik örgütlerin, belediyelerin ve siyasi partinin de şoktan kurtulup organize olması ve halka daha fazla sahip çıkması ihtiyacı özel olarak aciliyet gösteriyor.