EREM KANSOY


Tanıdığım güzel insanlar ve cephede dostluklar üzerine…

Reqa, Suriye’nin kuzeyinde en büyük şehirlerden biri. Suriye son 6 yıldır DAİŞ’in karabulutları altında olduğundan, bu kente uçak seferleri yok. Şu anda bölgeye en yakın havalimanı Güney Kürdistan’da. Kürt ve Arap halkları 6 yıldan bu yana DAİŞ’e karşı amansız bir mücadele verirken, dünyanın gözleri önünde Türk faşizminin öncülüğünde Rojava’ya ciddi bir ambargo uygulandı. Suriye, Irak, Rojava, İran’a kadar uzanan karayollarını kullanarak Ortadoğu’nun büyük şehirlerine çok kısa zamanda ulaşmak mümkün. Fakat Güney Kürdistan’da KDP yönetimindeki bölgelerden özgür basın çalışanlarının bölgeye giriş yapması neredeyse olanaksız.

Havayoluyla Güney Kürdistan’a ulaştıktan sonra, Suriye sınırının önceden belirlenmiş bölgelerinden saatler süren yaya yolculuğunun ardından Rojava’ya ulaşabiliyorsunuz. Aslında Zaxo yakınındaki Semelka Sınır Kapısı’ndan 2 dakikalık bir bot yolculuğuyla Dicle Nehri’nin karşı tarafında bulunan Rojava’ya geçebilirsiniz. Ancak uzun bir süredir Rojava’ya dönük çok şiddetli bir ambargo uygulanıyor, gazeteciler de dahil kimsenin geçişine izin verilmiyor. Yolculuklar bundan dolayı uzun saatler alıyor. Tüm ekipmanınızı ve kişisel ihtiyaçlarınızı yaklaşık 20 kiloluk sırt çantasında saatlerce taşımanız gerekiyor. Bu uzun yürüyüşe başka bir gazeteci arkadaşım gidiş yolunda bana eşlik etmişti. Yolu tamamladığımızda ise dönüp bana şöyle demişti: “Çektiğimiz eziyete, düştüğümüz duruma bak. Kendi ülkemde -Kürdistan’da- korku içinde hareket ediyorum.” 

Evet gerçekten tüyler ürpertici, yürüdüğünüz yolda bölgeyi kontrol eden Peşmerge size ateş açabilir veya pusu kurup, tutuklayabilir.


Zorlu bir yolcuk

Günlerce süren bekleyişin ardından yola koyulduk. Yaklaşık 5 saat süren araba yolculuğunun ardından boş bir araziye ulaştık. Kısa bir süre gece karanlığının bastırmasını bekledik ve artık benim için o unutulmaz yürüyüş başladı. Takriben bir saat boyunca, ayak bileklerimizin taşa toprağa battığı sürülmüş tarlaları aşarak, nehire ulaştık. Kendi elinizi dahi göremediğimiz zifiri bir karanlık hakimdi alana.

 Yanımızda götürdüğümüz büyük şişme botu hiç ses çıkarmadan nefesle şişirdik ve üçerli iki grup halinde suyun karşı tarafına geçmeyi başardık. Göz gözü görmeyen karanlıkta uçurumdan yuvarlanmamak ya da bataklığa saplanmamak için önümüzdeki yürüyenlerin adımlarına ayak uydurmamız şarttı. Bir saatlik zorlu yürüyüşün ardından güçlü nefesler üfleyerek kocaman bir botu şişirmek, sırtımdaki 20 kiloluk ekipman çantamla sağa-sola yalpalanan şişme botta dengede durmaya çalışmak ve kürek çekmek kelimelere sığmayacak kadar yorucuydu. 

Suyun karşı tarafında botumuzun havasını yine aynı sessizlik ve dikkatle indirdik ve sırtımıza aldık. Yolculuk, artık daha zorlayıcı bir etaba giriyordu. 

Yaklaşık üç buçuk saat boyunca, yüksek tepeler, dar geçitler, bataklık, sazlıklar ve kayalıklar aşıldı. Peşmerge kontrol noktalarına yakın güzergahlarda zaman zaman eğilerek, zaman zaman sürünerek ilerledik. Özellikle bu kontrol noktalarına yakın yerlerdeki geçişlerde birçok kez peşmergenin yolculara ateş açıp pusular kurduğunu, yakaladıklarını işkenceden geçirdiğini anlatımlardan biliyorduk. Yürüyüşün sonunda, kör karanlıkta beliren iki araç bizi karşıladı. Onlara ulaştığımızda sevinçle bize sarıldılar. 

Bizi karşılayan araçlarla 5-6 saatlik yolculuğun ardından Reqa cephesine ulaşabildim. Susuzluk ve yorgunluktan yol boyunca başım dönse ve gözlerim kararsa da inanç ve meslek aşkıyla çarpan yüreğim, beni olmam gereken yere götürmüştü. 


Reqa cephesinde ilk günlerim



Yıl 2014 Ekim ayı... Kobanê zaferine sayılı günler kalmıştı. Haberler yapmak üzere bölgeye gitmiştim, Kobanê hamlesinin son aşamasında elimden geldiğince bu destansı zaferi, dünyaya duyurmaya çalışmıştım. Ardından Kobanê ve çevresinde DAİŞ’in aşama aşama imha edildiği tüm operasyon ve hamlelerin yakından takipçisi oldum. Gün gün, saat saat DAİŞ’e karşı yürütülen savaşı izledim. Elde edilen her zaferde yüreğimdeki coşku, her şehit haberinde de acı bir burukluğa yerini bırakıyordu. En büyük hayalimden biri, DAİŞ’in başkenti Reqa’nın özgürleştirilmesine ve buradaki savaşçıların zafere ulaşmasına tanık olabilmekti. 

Ve o gün gelip çatmıştı. YPG/YPJ’nin ağırlıkta olduğu QSD güçlerinin Reqa hamlesini; yani ‘Büyük Cenk’i” başlatmasından 12 gün sonra Reqa cephesindeydim. Bölgeye gidişimin ilk günlerinde etrafı tanıma çabası, gözlem yapma ve hızlıca haberlerimi hazırlama kaygısı içindeydim. Reqa hamlesinin diğer hamlelerden farklı olduğunu çok kısa sürede gözlemleyebilmiştim. Neydi Reqa’nın farkı? 

Reqa’da şehir savaşı, nokta ele geçirme ve mahalle mahalle sabırla ilerleme hamlesine dayanıyor.  QSD güçleri operasyonlarla DAİŞ’in konumlandığı noktaları ele geçiriyor ya hemen yanında bir nokta oluşturuyor ya da DAİŞ’in noktasını kendi üssü haline dönüştürüyor. Bir ev, bir dükkan ya da bir araba garajı... Bazen de hayvan barınağı, bir komutanın savaşçılarını en ön cephede güvenli bir şekilde konumlandırdığı bir nokta haline gelebiliyor. 

Noktalarda hem cephane hem de gıda malzemesi tutuluyor. Noktalar, hem arkasındaki cephenin güvenliğini hem de önündeki cepheye saldırı anında destek sağlıyor. Böylesi taktiklerin uygulandığı savaş ve küçük çaplı saldırıların yaşandığı alanlarda aslında biz gazetecilerin işi daha da zorlaşıyor. Nereden, ne tür bir saldırı gelebileceğini kestirmeniz nereyse imkansızken, bu saldırılar altında hem kendi güvenliğinizi sağlamak hem de en iyi görüntüyü alabilmek için büyük bir riski de göze almanız gerekiyor. 

Reqa’da ilk günlerim tanımakla ve yapacağım haberleri planlamakla geçirdim. İlk günden başlayarak cephede kaldığım 75 günlük süreyi ise anlatarak bitiremeyeceğim anılarla doldurdum. 



Bir tas pilav etrafında kazanılan zafer


Kuru pilav ve eline ulaşan bir domatesle tüm gününü geçiren Hesekêli bir savaşçı. Reqa zaferinin destansılığını kanıtlayan fotoğraf karesi. Reqa zaferi bazen tek bir salatalık bazen de kuru bir ekmek parçasıyla kazanıldı. 


Yavaş alanında bir mermi veya tek bir el bombası ne kadar önemliyse bir tas pilav ve bir kuru ekmek de o kadar önemlidir. Özellikle yaz aylarına denk gelen Reqa hamlesinde, her gün yükselen hava sıcaklıklarıyla ağırlaşan koşullarda savaşçılara ulaşacak tek bir küçük şişe suyun hayati bir önemi var. 

En ağır çatışmalar, çok büyük imkansızlıklar içinde zafere dönüşüyor. Reqa savaşının tarihe destansı bir zafer olarak geçmesini sağlayan, bütün olanaksızlıklara rağmen çok büyük mücadelenin veriliyor olmasıdır. 

Savaş alanında çatışma görüntüleri ve rutin haberler dışında QSD’lilerin yaşam hikayelerini, günlük yaşamlarını, savaş alanında merak edilenleri yansıtabilmek en büyük amacımdı. Savaşçılar nasıl besleniyor? Yiyecek, içecek olanakları neler? Giysilerini nasıl yıkıyorlar?.. gibi daha bir çok hususta haberler hazırlamaya çalışıyordum. 

İki ay boyunca hava sıcaklığının 50 derece olduğu cephede her gün hiç eksik olmayan pilavı, mevzilere ulaştığında yüzleri güldüren karpuzu anlatamadan geçemezdim.

 Özellikle savaş hattının bulunduğu ön mevzilere yemekler ve içecekler zırhlı araçlarla belirli bir noktaya kadar ulaştırılıyor. 

İşte bu noktadan sonra başlıyor kuru pilavın destansı hikayesi. Zırhlı aracın dahi giremeyeceği ve DAİŞ çetelerinin füzelerle, keskin nişancılarla durmadan saldırı yaptığı, etrafı mayın döşediği yıkıntılarla dolu yollardan savaşçılar, su ve yiyeceklerini sırtlarında taşıyor. Bazen 20 kilonun üzerinde yükü sırtlayan tek bir savaşçı, arkadaşlarına içecek birer şişe su yetiştirebilmek için canını tehlikeye atıyor. Bunu severek yapıyorlar. Su ve yemeği arkadaşlarına ulaştırdıklarında ise görevi yerine getirmenin huzuru ve yüzlere yansıyan mutluluğu okudum. 

Defalarca lojistiğin ve ayrıca zırhlı aracın gidebildiği son noktadan sonra savaşçıların sularını sırtlarında taşıdıklarına tanık oldum.

Mermi yağmuru ya da bir havan bombardımanı, kimi zaman da kendi yalnızlıklarında, yıkıntıların arasında, toz toprağın içinde, keleşleri kucağındayken bağdaş kurup kaşık yaptıkları ekmeği ile pilavı yemek, savaş cephesinin bir başka gerçekliği. 

Evet büyük olanaksızlıklar, tek tip yemek çeşidi, çay derecesinde kaynayan su... Reqa’nın destansı savaşı bu olanaksızlıklar için yürütülüyor. Ancak tek bir gün bile bir savaşçının ”Açım”, ”Susuzum” dediğine tanık olmadım. Onlar, yeme içme için orada olmadıklarını çok iyi biliyorlar.