HASAN SAĞLAM

 

“önce yüzüm kanadı, çıkmaz sokaklarda”

                                                          Özgün E. Bulut

 

Derler ki; ”herkes mizacını yüzünde taşır.” Bu sadece insan için değil; hayvanın, çiçeğin, ekmeğin, şiirin, elbisenin de yüzü var. Elimize bir kitap aldığımızda önce yüzüne bakarız.

Totem Yayınlarından çıkan ve kitapçılarda yerini alan; “Bölünmüş Haritalara Ağıt” adı ve ön yüzünde taşıdığı mizacı ile dikkatimizi çekiyor. Yaralı, hırçın, bölünmüş; eteklerinden tutunan mazlumları ile savrulmuş haritaların sesi bu. Zira bölünmüşlükten muzdaribiz, bu yüzden duyarlıyız. Tarih boyunca kardeşlerimizle tel örgüler ardından el sallamış coğrafyanın çocukları olduğumuzdan, her bölünmüşlük kalbimize darbedir ve bizi acıtır.

Kitabın ön yüzü kadar arka yüzü de şiirin debdebeli, ağıtların sesine çağrışımı ile ruhumuza dokunuyor. “Deryaları seninle kesiyor yüzüm/ Bölünmüş bir mülteci çocuğunadır harflerim.” Deryaları, dağları, toprakları, hayatları bölünmüş, kimileri mülteci el kapılarında, kimileri mahpus kendi toprağında... çocukların kıyılara vuran akşam uykularından yakalıyor bizi.

“Aklım aksatmadan dokunuyor yaralarıma/ Ateşe dalar gibi” Duygunun en rasyonel anındadır hayat artık. Somut olarak hayata hançer saplamıştır ırz düşmanları, bu yüzdendir şairin serzenişi, şiire biraz içerden sitem edip; “Damar damar keserek/ Silindir gibi üstünden ezip geçerek.” diyor ve çelik sertliği ile itirazını yerleştiriyor.

Dedesinin masalları…

“Bölünmüş Haritalara Ağıt” Mahir Çiçek’in dördüncü kitabı. İlk üç kitabını ruhundan yüreğinden üstünden başından sıyırmadığı hatta benliği ile kuşandığı ana dilinde dizelemiş. “Kirmanckî zonê Xiziro” deyimini kalbinin üstünde korumuş. ”Surbelek, Xezna Canê Mi, Hestir Mezal Nedanê” adındaki şiir kitaplarını çocukluğunun birkaç kuşak ötesinden toplayarak getirmiş. Dedesinin masallarından tılsımlı imgeleri aşırmış, Türkçenin iğdiş edemediği kuytularda korumuş. Dedesinin “Kirmanckî” ve “Kurmanckî” ile ateşin huzurunda mırıldandığı kılamlarla ritmini örmüş. Şiirleri morfolojiktir Mahir’in, din iman ile hizaya gelemez. Terkisinde; emek, özgürlük ve kaçınılmaz mutlak aşk, şahlanmış atın yelesinden aşırdığı rüzgarın kokusu vardır.

Düzgün Baba’nın temizliğinde akşam saatlerinin dostluğunu kurar. Munzur Baba’nın koyunlarına su içirdiği vadilerden sürer dizelerini. Peri’den çay demler, sac ekmeği ve çökelek ile sofrasını açar. Haritaların yırtık yerinden besler çocukluğunu, iç geçirir olmadığı yaylalara, annesine benzetir her acılı anayı.

Ormanlar tutuştuğu gün…

Soykırım silsilesinin sürgünlediği kız çocuklarında tertelenin zulmünü, şiirin hışmı ile yerin dibine sokar. Dedesinin kemanından melodi iliştirir her dizesine, ağıtları ile döşer sayfalarına. Bölünmüş bütün hayatları, haritaları, hatıraları öper avuçlarından, kendi ırmağından su içirir. Herkesin şair olduğu bu zamanlarda biraz şiire de kızgındır. “Zülfiyare dokunma”dan dizeler “fiken” hırpaniler gibi kendini şair zannetmez. Parmak uçlarına doladığı rüzgarın sesi ile döşer namluya imgelerini.

“Uyutmuyor koynumdaki acıları geçmişim/ Nasipsiz siniyor dipte kalan hatıralarıma/ Bölünmüş haritalara ağıt yakıyorum.”

Ölmekle gitmek arasındaki ilmiğe sağlam bir düğüm atmış; “Bir kurşun gibi/ Fırlayıp ucundan namlunun/ Sarılırcasına bir hasrete/ Öptün avucundan ölümün.” diyerek günü geldiğinde ölüme de merhaba diyenlere cüretli şiirler dizelemiş.

”Ormanlar tutuştuğu gün, sürgündüm” demiş. Çünkü gurbetçidir, diasporadan türetiyor imgelerini bu yüzden bölünmüşlüğün ağırlığı fazla basıyor terazinin bakır çanağına. Ve yadigardır annesinden saati, şimdi susalım bölmeyelim şiiri; “Soğuk sabahlarda titrer gençliğim/ Ömrümün yerdiği yanlış yerde çürür gençliğim/ Ateşlere düşerim kan ter içinde/ Annem; alnıma ve boynuma yüreğini koyar.”