Ege’de, Akdeniz’de hala tatil yapacak mısınız?
O yüzden de Türkiye devletine karşı boykot kampanyasının etkili ve sonuç alıcı olabilmesi için, geniş bir kamuoyunun bilinçlendirilip harekete geçirilmesi elzemdir. Ve bu konuda her insanın yapabilecekleri vardır. Yani birey olarak tüketim davranışlarımı değiştirip Türk ürünlerini boykot etmem yeterli değildir. Çevremdeki insanları da örgütleyip boykota dahil etmem gerekir. Satın aldığımız ürünler, Ege’de veya Akdeniz’de yaptığımız tatiller üzerinden Kürdistan’da işgalci ve soykırımcı bir savaş yürüten, bütün herkesi şantajla susturabileceğini düşünen faşist bir devlet rejimini desteklediğimizi kavrayıp, kavratmalıyız. Yine yaşadığımız ülkelerde yandaş sermaye ile işbirliği yapan yerli şirketleri tespit edip, bunları da boykot kampanyasına dahil etmeli ve ifşa etmeliyiz. Bu şirketlerin faşist bir rejimle ekonomik işbirliği yaptığı gerçeğini yüksek sesle ifade etmeliyiz. Normal diye sunulanın hiç de normal olmadığını, asla ahlaki olarak savunulamayacağını radikal ifşalarla göstermeliyiz. Mesela Türk turizm sektörü ile ortak çalışan turizm şirketleri de boykot kapsamında olmalı. Türk savaş ekonomisine harcanan her bir Euro’nun bir kurşuna dönüşüp kan akıttığı gerekirse sarsıcı bir biçimde anlatılmalı.
Bununla birlikte özellikle de Türkiye’ye silah satan şirketler özgün bir biçimde ifşa edilmeli ve bu işbirliğine son verilmesi sağlanmalı. Özellikle de bu fabrikalarla çalışan işçilerle görüşülmeli, onları kazanarak içten söz konusu şirketlere karşı baskı çoğaltılmalı. Yine Türk savaş endüstrisine parça satan çok sayıda Avrupalı firma var. Mercedes gibi. Geniş kapsamlı ve örgütlü bir boykot kampanyası bütün bu şirketleri de ifşa etmeli.
Boykota “katılsam ne olur, katılmazsam ne olur” diye bir şey olmaz. Olsa olsa oportünizmin ifadesi olur ki faşist rejimler çoğu zaman buradan güç alır. Boykot her şeyden önce siyasi bir eylemdir. Ve bu siyasi eylem örgütlü ve birlikte yürütüldüğünde etkili olabilir. Bir deniz gibi düşünsek; damla damla çoğaldıkça büyür. O denizde bir damla olmak sadece politik tavır gereği değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani olmanın da gereğidir. O yüzden önce kendimizde başlayacağız, önce etrafımıza bakacağız. Mutfak dolaplarımızı açacağız, neler tükettiğimize bir göz atacağız. Sonra başka başka günlük yaşamda kullandığımız ürünlere bakacağız. Farkındalık geliştireceğiz önce. Ve eyleme geçeceğiz. Boş ver demeyeceğiz. Başkasına da dedirtmeyeceğiz. Boş vermeyeceğiz. Gerekirse tüketim alışkanlıklarımızı radikal bir değişimden geçireceğiz ama artık AKP-MHP öncülüğündeki faşist ve soykırımcı rejime tek kuruş bile vermeyeceğiz. Gerekirse bu sene memlekete gitmeyeceğiz. Ki bugün harekete geçmezsek belki de yıllarca ülkemize gidemeyiz, gidecek bir köyümüz kalmayacaktır.
Boykotun tam zamanıdır. Çünkü boykot üzerinden, yani örgütlü ekonomik yaptırım üzerinden faşist rejimini zorlama olanakları her zamankinden daha büyüktür. Yeter ki hep birlikte, ailemizle, dostlarımızla, komşularımızla, iş arkadaşlarımızla boykot kampanyasında yerimizi alalım. Yeter ki “boş ver” demeyelim.
Boykot kelimesinin kökeni Boykot kelimesi, 19. yüzyıl sonlarında İrlanda’da yaşayan İngiliz Charles Cunningham Boycott’un soy adından literatürümüze girmiştir. İngiliz ordusunda subaylık yapmış olan Boycott, 1880 yılında İrlanda’ya bağlı Achill adasında gayrimenkul kira vekili olarak görevlendirilir. Bu dönemde, 17. yüzyıldan beri İrlanda’daki toprak sahipleri ile kiracı konumundaki çiftçiler arasında sürekli büyüyen çelişki ve sorunlar zirveye ulaşır. Toprağı işleyen çiftçiler, düşük hasat ve yüksek giderler nedeniyle kira ödemekte hayli zorlanır. 1880’de toprak sahibi Lord Erne, yükselen tansiyon karşısında topraklarında çalışan halka yüzde 10 kira indirimi yapmayı teklif eder. Ancak çiftçiler bunu kabul etmeyip yüzde 25 indirim olması talebiyle protesto başlatır. Lord Erne, çiftçilerin talebini kabul etmez. Zalim ve gaddar biri olarak bilinen Boycott’un kendisinden önce kötü ünü ulaşır Mayo bölgesine. Zulümle, korku salarak, açlıkla terbiye ederek işini görebileceğini düşünür. O yüzden indirim talepleri kabul edilinceye kadar kira ödemeyi reddeden 11 kiracının işine son verir. Ancak İrlandalı çiftçiler örgütlüler. Bir yıl önce İrlanda Toprak Ligi kurulmuştu. Lig’in kurucularından olan siyasi önder Charles Stewart Parnell, toprak reform hareketinin de öncüsüydü. Amaç, İrlanda topraklarının İngiliz büyük toprak sahiplerinden özgürleştirilmesiydi. Bunun için direniş yürütülecekti. Çiftçilerin şiddet içermeyen bu direnişi, “toprak savaşları” olarak tarihe geçecekti. İrlanda’nın ulusal kahramanlarından olan Parnell, toprak reformu için yürüttüğü kampanya kapsamında yaptığı bir konuşmasında halkı, açgözlü kira vekilleri ve toprak sahipleriyle iletişimlerini tamamen kesmeye, onları bir bakıma aforoz edercesine yok etmeye çağırır. Bunun üzerine Lord Erne’in sahip olduğu toprakları kiralayan çiftçiler Boycott için çalışmayı, ondan mal satın almayı veya satmayı reddetmeye başlar. Ne yapacağını bilemeyen Boycott çiftçileri yasal tedbirler kullanmakla tehdit etse de sonuç alamaz. Çalıştırılacak işçi bulamayan Boycott, İngiltere’ye sadık Kuzey İrlandalı Protestanları işe alır. Ayrıca güvenliği sağlamak için yaklaşık bin İngiliz askeri bölgeye getirtir. Hasadı böyle toplattırır, ancak bütün kiracılar ve çiftlik işçileri sözleşmelerini iptal eder. Hatta iş daha ileriye gider ve yerel iş insanları Boycott ile ticaret yapmaz, postacı bile postalarını getirmez olur. Hatta demiryolları bile Boycott’un büyük ve küçükbaş hayvanlarını taşımayı artık kabul etmez. Boycott çevrede tamamen izole edilir. İş yapamaz duruma gelir. Sonuç olarak Boycott İrlanda’dan ayrılmak zorunda kalır. Çiftçiler kazanır. Kazanmalarının temelinde ise birlikte ve örgütlü hareket etmeleri yatar. Kasım 1880’de London Times gazetesi tarafından fiil olarak kullanılan “boycotting” (boykot etmek) ve böylece artık bir isme kavuşan bu direniş biçiminin başarı ölçütü de budur: Birliktelik ve örgütlülük.