Postmodern karakterli 3. Paylaşım Savaşı’nın bugünlerde öne çıkan cephesi Suriye üzerine yapılan tartışmalar aynı zamanda  savaşın geleceği açısından belirleyici önemde yeni düğümler atılmasına aday. Şimdi düşük seyirde giden sıcak çatışmaların yanı sıra diplomatik temasların çoğu zaman savaşı ötelemek yerine yeni anlaşmazlıklar ürettiği görülüyor. Bu minvalde Suriye özeline baktığımızda savaşta rol alan ana karakterlerin bir planının olmamasından çok planlarını hayata geçirecek güç ve meşruiyetten yoksun oluşları belirleyici önemde. Örneğin ABD’yi değerlendirdiğimizde, bu savaşa dahil olmasındaki temel faktör İran dahil bütün Ortadoğu’da kendi kontrolünde yönetimler arzulamasıyken, bunu yapamadığı (Irak-Lübnan bunun çarpıcı örneklerinden, fakat Filistin’de ise durum farklı, belki bir süre sonra artık Filistin diye bir yerin varlığından söz edemeyecek konuma gelebiliriz.) gibi böyle bir şeyi açıktan savunabilecek zemini de yok. Bu tabii ki duruma göre başka plan ya da planların üretilemeyeceği anlamına gelmiyor. Nitekim geçtiğimiz hafta sonuna doğru ABD’nin başını çektiği Fransa, Almanya, İngiltere, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan’dan oluşan ‘Küçük Grup’un “bağlayıcı olmayan” bir belgeyi BM’ye Suriye’de çözüm diye sunması da bu kapsamdaydı. Elbette bu belgede savunulan ademi merkeziyetçi yönetim anlayışı ilk elden “pozitif” bir yaklaşım olarak görülebilir. Kürtlerin varlığı açıkça zikredilmese de “Kuzey Doğu Suriye’den temsilciler”in de Anayasa Komisyonu’nda yer alması gerektiğinin belirtilmesi bir ilerleme olarak değerlendirilebilir. Fakat bağlayıcı olmadığı açıkça söylenen bu belgeyi başta ABD olmak üzere kimin, ne kadar savunacağı belirsiz. Özellikle Doğu Akdeniz’e son günlerde yığılan NATO ve Rus gemilerinin yanı sıra Batı tarafından hayırhah bir tutumla karşılanan, rutinleşen Suriye’ye dönük İsrail saldırıları ve bunlara ilaveten dilden düşmeyen “kimyasal saldırı” olasılığını düşününce. Böylesi gelişmeler aynı zamanda Esad yönetimiyle bir uzlaşma olup olmayacağı türünden senaryoları da belirsizleştiriyor. Planda ayrıca TC’nin işgalci pozisyonuna karşı edilmiş tek bir sözün olmaması da dikkat çekici. Bu durum ABD’nin (AB ve İngiltere’yi de yanına alarak) TC aracılığıyla Suriye’nin kuzey ve batısında kalıcı olmayı, haritayı değiştirmek istediği türünden olasılıkları da ister istemez tartışma konusu yapıyor. ABD’nin sergilediği “kararsız” görüntüde birden fazla planın üzerinde çalışmanın yanı sıra ABD elitleri arasındaki çekişme de elbette önemli bir rol oynuyor. Ayrıca daha geçen yıl meydana gelen kasırgada Porto Rico’da kaç kişinin öldüğüne dahi karar veremeyen bir yönetimin bu tür halleri de normal sayılmalı. Bu hafta başı yapılan Putin-Erdoğan görüşmesine kısaca değinecek olursak muhtemelen Erdoğan’ın ekonomik alanda verdiği bazı tavizlerin karşılığı ve daha da önemlisi kendi lehine Erdoğan’ı en azından bir süre daha oyunda tutmanın yolu olarak yürümeyeceği şimdiden belli bir “anlaşma”yı Putin Erdoğan’a imzalattı denilebilir. Çetelerin saldırarak, Erdoğan’ın da Batı’nın kapılarını bir kere daha çalarak bu işin yürümeyeceğini göstermeleri uzun zaman almayacak. Başlıktaki “bozgun” ne mi? Türkiye’ye hakim olan neoliberal diktanın akıbetine işaret ediyor. Bozgun ne sadece Erdoğan’ın zaten üç kuruşluk olan bankalara güveni İş Bankası çıkışıyla hepten dağıtması sonucu derinleşen krizle olacak ne de işgal edilen Suriye ve Irak topraklarından çekilmek ibaret kalacak. Asıl bozgun bizzat TC oligarşisinin kendi eliyle Türkiye topraklarını paylaşım savaşının alanına dahil etmesiyle şekillenecek. Elbette bu durumdan kurtulmak için egemenler pekala kendilerince Enver Paşa’ya sığınıp “dünyayı da yakarız” diyebilirler, ama nafile.