İsveç’te yaşayan Naim Tunç, uzun yıllardır Kürtçe tiyatro oyunları yazıyor. Çîya Serhedî ismini kullanan Tunç’un asıl mesleği öğretmenlik. Türkçe tiyatro yazmaya, ninesinin anlattığı öykülerden ilham alarak başladı. Daha sonra ninesinin ‘Bozuk yaz ama Kürtçe yaz, belki unutulmaz’ nasihatından sonra Kürtçe yazmaya başladı. Şu ana kadar yazdığı 9 oyundan beşi Kürtçe. Çîya Serhedî ile Kürtçe oyunlarını konuştuk.


Asıl mesleğiniz öğretmenlik ama tiyatro ile ilgileniyorsunuz. Senaryolar yazıyorsunuz. Peki nasıl başladınız. Sizi tiyatroya yönelten neydi?

Asıl mesleğim öğretmenlik ama ek zamanlı olarak aşçılıkta yapıyorum. Çocukluğumdan beri ninemin anlattığı öyküleri biraz da yaşayarak kendi dünyamda resmederdim. Bazen kahramanları kendimce değiştirir onlara yeni adlar bile verirdim. Konuştururdum onları. Defalarca bana ‘deli’ demişlerdir. Kendi kendine konuşana deli denir ya o mesele. Lisede tiyatro kolunda yer alınca bu birikinti bende bir tutku haline geldi ve Türkçe oyunlar yazmaya başladım. İki tane oyunum Kayseri’de sahne aldı. Bu iki oyunumun rejisörlüğünü de ben yaptım. İşin içinde olmak ve yazdığım piyesleri yönetmemin verdiği hazla kısa skeçler yazmaya başladım. Daha sonra Kürtçe yazmaya başladım. Maalesef Kürtçe oyunları sahneleme imkanım olmadı. Bu hep içimde yaradır. İmkanım olduğunda bunu yapmak istiyorum. Bozuk Kürtçem ile. Ben yola böyle çıktım.

Bozuk Kürtçe diyorsunuz, neden?

Kürtçe’yi biliyorum ama eksikliklerim var. Yıllardır bir mahpusa suçsuz yere kapatılan Kürtçe maalesef ya unutuldu ya da kendi Kürtlerine yabancı bir dil haline geldi. Asimile oldu. Haksız yere! Kimse bu dil kıyımına ‘dur’ demedi. Ta ki bu dili kullananlar bu dilde kendilerini anlatabilmekte zorlanıncaya kadar. Ta ki kendi dillerine yabancılaşıncaya kadar. Ben Kürtçe ağladım, ben Kürtçe güldüm hatta Kürtçe küfrettim ama hiç Kürtçe yazmadım. ‘Neden?’ diye kendime sormuyor değilim. Annem bana Kürtçe kızdı. Babam beni Kürtçe azarladı ama hiç kimse beni Kürtçe yargılamadı! Hiç Kürtçe film izleyemedim. İlk tiyatro oyununu da Kürtçe izlemedim ve utanarak söylüyorum ki ilk eserim de Kürtçe değildi! Peki neden? Kürtçe yetersiz bir dil miydi? Hayır! Kürtler beceriksiz miydi?? Yine hayır. Bunun için Kürtçe yazmaya başladım diyemem.

Peki neden başladınız Kürtçe yazmaya?

Bir gün ninem, ‘Kuro, sen birşey yazıyorsun anan da baban da seni övüp duruyor’ dedi. ‘Nine piyes yazıyorum’ diye cevap verdim. Bana baktı, ‘Türkçe yazıyorsun?’ diye sordu. ‘He Türkçe yazıyorum’ deyince, sinirli sinirli ‘sen de hiç mi xiret yok. Kürtçe yaz, belki unutulmaz’ dedi ve başladı ağlamaya. Bu benim hayatımın en kısa ama en önemli dersi oldu. Ben sadece ve sadece bunun için yazıyorum. Bozuk ama yazıyorum. Belki unutulmaz diye. Ninem derdi; ‘kaç bin yıldır köle kalmış, ezik kalmış ama hep Kürt kalmışız. Bizi ezmişler, hor görmüşler  ama hep biz var olmuşuz’. Dedim ‘nine ben o kadar iyi bilmiyorum ki bozuk bir Kürtçe ile nasıl yazayım?’ ‘Yanlış yaz bozuk yaz ama Kürtçe yaz’ deyip küfretti. (Kurè kerê : klasik Kürt küfürü) Ben de böyle başladım Kürtçe yazmaya. Edebi bir dilden ötedir Kürtçe.

Açıkçası diyecek söz bulamadık şimdi. Nineniz hayattaysa elini öpmek isteriz. Çok değerli bir insan ve yurtsevermiş.

Yok ninem sizlere ömür. Ninem tam bir Kürt idi. Yazdığım iki tiyatro eserinin karakterleri: Xezal, bu ninemin adıdır ve Zerê’de ninemi karakter haline getirdim. Köylü bilge Kürt. Zerê aslında ninemin ta kendisidir. Nenem ilham kaynaklarımdandı. Ondan öğrendiklerimi yazmam bile onlarca senaryo eder. Biliyorum ve eminim ninem gibi onbinlerce Kürt ninesi var anlatılmayı beklenen, sadece birileri onları yazabilecek cesarete sahip olmalı.

Siz o cesarete sahip olanlardan mısınız peki?

Cesaretli değilim aksine korkağımdır da. Ama biraz omuzlarımdaki yükün farkındalığı var sanki o kadar. Biri kurşun sıkar, biri mavzeri elinde nöbet tutar, biri ateşi tutuşturur, biri de gönülleri yakan bir şarkı tutturur ateş başında. Sanırsam en sıradan birilerindenim. Amatörce birşeyler yazıyorum. Tiyatro yazıyorum. Birileri beğenir ya da kimse beğenmez. Beğenmezlerse bu beni kamçılar daha iyi birşeyler yazmaya çalışırım o zaman. Beğenirlerse o zaman elimde o oyunumla ninemin kabrine gider bir de ona okurum, ‘bak nine sen haklı çıktın ve bilesin istedim. Rahat uyu senin gibi düşünen daha binler var çok şükür’ derim.

Yazdıklarınız biraz da ninemize olan vefa borcu gibi...
Ninem ‘bir Kürt yılların getirdiğini unutmayarak ama sinesine çekerek ve hep umutla geleceğe bakabilendir’ derdi. ‘Yıllardır göz yaşı döker acısını bir türkü yapar ağıtla dillendirir ve nesillere öyle aktarır. Ama gün gelir de söyleyecek dili kalmayınca o tüm çektikleri unutulur gider. Sadece acılarını değil yaşadıklarını sevinçlerini dillendirir ama sadece sözle sürer gider. Bu unutulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Onun için yazmak saklamak gerekir’ derdi. ‘Onun için yaz varsın kötü olsun varsın yanlış olsun varsın hatalı olsun. Okuyan onu doğru anlar’ derdi. Ben hep ninemi haklı buldum. Yazmak lazım. Yanlış da olsa hatalı da olsa yazmak gerekir. Unutulma tehlikesi olan binlerce değerimiz var. Onları korumak gerek onun için yazmak, yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak gerek. Bunun için yazıyorum. Gördüğüm, güldüğüm, sevdiğim, ağladığım, üzüldüğüm olayları oyunlaştırmak istedim. Kürtçe oyunlarım sahnelenmedi ama umutluyum. O gün de gelecektir. Yazdıklarımı halkımla paylaştığımda asıl mutluluk bu olacak.


SABAHATTİN KAYHAN