İstanbul’da patlayan bombaların kanlı çemberi, elbette elem vericidir.
Ancak, Kürtlere başka çıkış yolu bırakmadılar. Botan bölgesindeki Kürt şehirlerine dün, kime rastlarsa niyetine körlemesine bombalar yağdırılıyordu. Irak ve Suriye göklerini gece, bombaların akışı ikiye bölüyor.
Meseleyi, davayı başa sararsak, Türk devleti hiç bir zaman, sözü, kavl ile kasemi, plan ve proğramıyla, asla savaş hukukuna bağlı devlet olamadı.
Kürtleri kandırıp dolandırmaya çalışan bir çete hareketiydi hep. Savaşı da kirleten çetecilik…
Savaş, normalde silahlı güçlerin çatışmasıdır. Ama Kürdistan’da durum tam tersiydi. Ne Cenevre Sözleşmesine uygun savaş ne de yurttaşa karşı polisiye tedirdi, yaşananlar. Onlar Kürt kırımı, Kürdistan’ın yangınıydı.
Kürtleri, kendi ülkelerinde rehine, dilleri yasak giyotiniyle kesik, kültürleri, kimlikleri gıdım gıdım doğranırken dünya kör, sağır, kurulu askeri, ekonomik ve siyasi ittifaklarla, TC’ye yan cenahtan destekçisi, dolayısıyla suç ortağıydı.
TC’nin içinde yer aldığı NATO’nun temel öngörüsü medeni haklar ve demokrasi ile insan haklarına saygı ilkesiydi. Ama Kürtler için, bu haklar söz konusu değildi.
Kürdistan, yerle gök arasında sıkıştırılıyor, Zebaniler üstü açık zindanda at koşturuyorlardı. NATO’nun kale bekçisi Türk ordusu, işgal ettiği köylerde insanlara topluca yat-kalk talimi yaptırıp hayvan pisliği yediriyor, insanlar çırılçıplak ortalıkta dolaştırıyordu. NATO ise bu sırada, rakip Rusya’daki uygulamaya bakıp bizlere, özgürlük şarkıları söylüyordu.
Oysa, 1980’lerde Kürtler kurulu özel toplama kamplarında, insanlara kendi pislikleri yediriliyordu.
Bir avuç Kürt gencinin, bu süreçte dağlarda yaktığı ateş, kirli devleti, daha da kirletiyordu.
Yer yüzünde, elbette hiç savaş, masumiyet çiçeği açmıyordu. Ama bütün savaşlar kirliyse eğer, TC’nin Kürtlere karşı yürüttüğü savaş en ahlaksızıydı. Kirlilikte de birinci…
Kürtler ise bu kirliliğin, ahlaksızca gidişin masum kurbanlarıydı.
Çünkü, Cenevre Savaş Sözleşmesine göre ve iç hukuktaki polise tedbirlere göre de suç olan bir tutumla, sivil Kürtler, birinci derecede hedefti. Köyler, ekin tarlaları, bağlar, bahçe ve bostanlar yangın alanıydı. Evinden alınan, ailesinden koparılan siviller yerinde ya da dönemeçte katlediliyor, daha sonra sayısız kişinin izine da rastlanmıyordu.
İnanılmaz iğrençlik ama, kimi Türk askerleri sevgililerine, kesik burun ve insan kulağından armağan takılar yapıyorlardı.
İşkence, sağ ele geçmiş gerillaların helikopterden kayalıklara atılması, soygun, rüşvet, talan, hırsızlık, uyuşturucu kaçakçılığı ise sıradan vakaydı.
“Medeni dünya" tüm bu barbarlıkları, film seyreder gibi huzur içinde seyretmekle de kalmıyor, zalime destek veriyordu. En son insanı, kedisi, köpeği, kafesteki bülbülü, kekliği, güvercini, saksıdaki çiçeğiyle her türlü canlının bir arada yaşadığı Diyarbakır’ın içi, Cizre’de, Şırnak, İdil ve Nusaybin ve öteki şehirlerin bütünü tank, top atışları, uçakların bombardımanına tutulurken, Kürt gençleri bir arada yakılırken, cenazeler aç köpeklerin önüne atılırken, çocukların, kadınların acıdan, kokudan çatlamış feryatları mahalleden mahalleye, barbarlığa göğsünü açan Mehmet Tunç’un haykırışı yer yüzünde yankılanırken dünya hissizdi.
Kürtlerin Irak ve Suriye’deki yaşama alanları bombalanıp, çocuk bedenleri paramparça havaya savurken de…
Bu olanlardan sonra öfke dağı kesilen kimi Kürt gençleri, bedenlerini bomba yapıp patlatıyorlardı. İstanbul’da olan buydu.
Hafta sonu İstanbul’da meydana gelen patlamadan sonra, televizyonların ortak yayınında Türk halkının karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan, intikam yemini edercesine “kanları yerde kalmayacak" diyor, İçişleri Bakanı ise “yarından tezi yok, intikam alınacağını" müjdeliyordu.
Devlet adına korkunçtu, intikam kasemleri. Çünkü, devlet intikam aygıtı değildi. Adalet ve doğru yol arayıcısıydı, devlet. Suhulet ve sükunetin aklı…
İntikam hırsı çetecilere mahsustu. Mafya yöntemiydi.
Bu satırları yazarken, TC’de intikam saattinin tiktaklarıyla uyumlu olarak, zindan kapılarında sıraya dizilmiş Kürtlerin sayısı, arttıkça kabarıyordu. TC, çete intikamcılığıyla intikam avındaydı.
Bu satırları yazdığım sırada, polisçe tutuklanmış Kürt sayısı 500 civarındaydı. Polisin tutukladıklarından biri Mersin’deki Akdeniz Belediyesi Eşbaşkanı Yüksel Mutlu’ydu. Mutlu, Avrupa’dayken üç gün önce, tutuklanacağını bile bile görevinin başına dönmüş, Gestapo’ya yakalanır gibi tutuklanmıştı.
Öte yandan İçişleri Bakanı, dün sabah sevgili halkına 15 Kürdün katledildiğini müjdeliyordu.
Anlayacağınız bu bir kirli savaştı. Kürtler, Türk-İslam Faşizmi kirliğinin yaratıcıları değil, mağdur ve mazlumuydu.