Hava kirli, bulutlar umutsuzluk sarmalında tepemize ne indireceklerini şaşırmış biçimde koşturup duruyorlar... Kar mı bekliyoruz, yağmur mu, belli değil...
İstanbul için çıldırma mevsimi, kış.
Sürücüler, yayalar, esnaf, kapalı mekan hayatlarında bir trajediyi canlandıran masa işçileri, memurlar hep bu modda... Çıldırın çıldırın zilleri çalıyor bu kent için...
Bizi çıldırtan, bu kentte yaşıyor, trafik kaosuna her sabah ve akşam gömülüyor olmamız değil.
Küçük bir Türkiye burası. Hakkari’de atılan bir küçük taş, o taşa verilen coplu karşılık gelip bizim canımızı da acıtıyor. Portakal ağacında asılı bulunan gazete çalışanı, o ipi bizim de boynumuza doluyor. Araçlara bağlanarak sürüklenen gerilla cesetleri, bizi vicdanımızdan, şiirimizden, hikayemizden çarmıha geriyor.
Wan’da yaşanan depremler, içimizdeki bütün denizleri dalgaya çeviriyor. Hangi duvara değsek bir yıkımın habercisi olacağız...
Hayata duyulan şükran bu kentte her zaman çok üşüyor...
Wan’da zor geçecek kışı düşünüp, evimin daha soğuk olduğunu hissetmeye başladım. Doğalgaza gelen zamla istesek de ısınamayacaktık, ama bir kentin hikayesi naylon çadırlarda değişecekse artık, biz elleri ayakları morarmış çocukların fotoğraflarına sıcacık köşelerimizden bakıp, empati mi kuracağız şimdi?
Bu üşüme çoook içerden, iç odalarımızın kapıları kör ayaza sonuna dek açık...
Aram Tîgran’ı dinliyorum.
****
Anlayın, erken saatlerde başlayan hayatın kırmızı ışığı hiç sönmüyor... Bu biçimsiz durmaların sonsuzluğu eğer bir şeyler düşünmezsek, insanlığımızı külleyecek tümden...
İşte güle oynaya koşturup sandığa, “amaaalı evet” denilen adam...
Şehirli romantik Kürtlerden aldığı oyu biçimsiz cümleler, sığ aldanışları bir güzel boca etmekte üzerimize... Ne hoş!
Depremin, karın, soğuğun ve yoksulluğun en baştan vurduğu Wan’da, cop, gaz, hakaret de eşlik etti halka... Bir şarkıya dönüşemedi dilimizde, ağıdını da sakın ha yakmayalım...
7 yaşında bir kız çocuğu öldü zatürreden. Mavi umudun rengidir ama naylondan bir evde beklenen umut da bir o kadar sahtedir.
“Devlet gelsin bulsun bizi”nin altında ne yattığını anlayabildi mi Türkiyeli kardeşler, bu ölüm haberinden sonra?
Yazgıya duyulan sevdanın aşığa attığı son kazık:
Bu çocuklar ya asılarak
Ya sırtından vurularak
Ya tecavüze uğrayarak
Ya cezaevlerine tıkılarak
Ya yanarak
Ya da donarak öldürülüyor...
Şeker de yiyebilsin dediğiniz çocuk, ayağına bir çorap giyemeden, kara lastiğin izinden ve kokusundan kurtulamadan, basmadan yeni bir üst göremeden ölüyor...
****
Sonra bir tuhaf infaz...
Kaçırıldı denen bir gemi, ikircikli konuşan bir kaptan...
Sahi neydi bu hikayenin sonuç cümlesi?
Ne tür bir özet çıkaracaktık biz bu hikayeden?
Ya da biz bu “esrarengiz” gemi kaçırma ile uğraşırken, Kanun Hükmünde hangi kararname sessizce geçiverdi?
Bunları anlamak değil yaşamaktır bize düşen.
Ama adından önce fakirliği, garipliği, içe kapanıklığını anlatıverdi ya gafpatronubakan, hani “nerden bu sicil bilgisi?” diye geçmedi değil aklımdan... Ya de ne çabuk?
O “fakir ve kandırılmış” çocuğun öldürülmesi kimin işine yaradı?
İşte böyle sevgili okur...
Hava kirli, bulutlar umutsuzluk sarmalında tepemize ne indireceklerini şaşırmış biçimde koşturup duruyorlar... Kar mı bekliyoruz, yağmur mu, belli değil...
İstanbul için çıldırma mevsimi, kış.
Çıldırıyoruz...
Aram Tîgran’ı yine dinliyorum...Gecenin gittiğinden söz ediyor...