Adına her ne diyorsanız deyin : İyonya/Anadolu/Trakya/Klikya/Hayastan/Pontos/Bath Narin/Kapadokya/Kürdistan/Asurya… Yaşadığımız bu coğrafya babamızın çiftliği değil! Bize tarihten emanet.
Bu coğrafya kadar son 100 yıldır, sosyal Darwinciliğin harekat sahası haline gelmiş ve gerek insan coğrafyası gerekse doğal coğrafyası on bin yıllardır ilk kez bu kadar yıkıma uğramış ve köksüzleştirilmiş bir başka dünya parçası acaba var mıdır diye düşünüyorum bir süredir. İnsanı ve doğayı yok sayan, talan ve imha eden, böylesi bir coğrafya acaba var mıdır?
Tehcir, sürgün, tenkil ve tedip yetmedi, şimdi coğrafya saldırı altında. Böylesi bir kolonizasyon ve imha, ancak 500 küsur yıl önce İspanyol konkastitorların/fatihlerin bütün bir coğrafyayı adeta kazıyarak temizlemesine benzetilebilir.
4 yıl önceki yaz, ailemin çevresinde kök saldığı Karadeniz alt bölgesinde Ordu, Mesudiye, Niksar dolaylarında, yaylalarında dolandım. Geyran’a gittim, Perşembe yaylasına, Çamiçi yaylasına… Kelkit Vadisi’nden geçtim, tam bir doğa imhasıydı karşılaştığım. Devasa iş makineleri korkunç bir doğa kırımı faaliyetindeydi. Köklerimin söküldüğünü hissettim.
Karadeniz’deki yerel halkın tepkisi niye burada yok, diye üzüldüm. Ama bu yıl Kelkit yöresinde de sivil, ekolojik protesto eylemliliği haberlerini alınca sevindim. Fetih ve yayılma bitmek bilmiyor. Dersim 1938’den daha beter bir kimliksizleştirme ve doğa imha programı ile yüz yüze.
Hakkari Dağları’nın teslim olmayan halkı sudan duvarlarla kuşatılmak isteniyor. Karadeniz’in isyankar sularını zapturapt altına alıp karlarına kar katacaklar, Karadeniz’i de insansızlaştıracaklar.
Ege uygarlıklarının suya boğulması yetmedi, Keban’ınki, Harput eteklerininki yetmedi. Edessa’nın verimli topraklarının zehirlenmesi, sulara sellere kapılıp gitmesi yetmedi.
Anadolu bu kez farklı bir istilanın tehdidi altında. Bu tehdit inşaat, madencilik, alışveriş merkezleri konsorsiyumlarının iş makineleri ile geliyor. İnsan malzemesini bir eritme potasına koyarak toptan kimliksizleştirmeyi hedefliyor. Kolonyalizm en üst evresine erişmek üzere.
Anadolu’da yükselen yerel çevre savunmacısı sivil hareketten gurur duyuyorum. O eylemci köylülerin bilinç düzeyi Ankara’nın müteahhit bürokratlarını ona katlar. 4 yıl önce Ankara’ya bir “uzun yürüyüş” düzenlediler.
“10 ayrı koldan yola çıkan kervanlar, geçtikleri güzergahlardan katılımlarla büyüyerek yürüyorlar.” “Kervanda yürüyen insanlara at, eşek, deve, köpek gibi hayvanlar da eşlik ediyor.”
“Kervanlar her gün yaklaşık 20 kilometre yürüyor.”
Bütün bu planların harekat üssü olan Ankara, Anadolu savunucularını kabul etmiyordu. Vize istiyor duonlardan! Sopa kırıyorlardı köylülerin sırtlarında. Rantiye sınıfın iş makinaları yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarını köklerinden söküyordu. O zeytin dalı ki, barışın ve uygarlığın simgesiydi. TOKİ evleri işgal ediyordu, güzelim ege dantel kıyılarını.
Daha 1915 yılında dürüst yöneticileri alınıp, sosyal mühendislere terk edilerek binlerce yıllık çok kimlikli karakterini yitiren Ankara kenti hey gidi! Bitmek bilmez mi raporların, planların, insan olan her şeye, insana dair her şeye yabancı olan…
Yaşar Kemal’lerden, İlyas Venezis’lerden, Esma Ocak’lardan, Ahmed Arif’lerden, Yorgo Andreadis’lerden, Kirkor Ceyhan’lardan, Maria Yordanidu’lardan, Dido Sotiriyu’lardan, Mintzuri’lerden öğrendik bu coğrafyayı...
Yunanistan’ın Yaşar Kemal’i İlyas Venezis’in “Eolya”sını (Belge Yayınları, Marenostrum dizisi, 2013) okuduğumuz zaman algılıyoruz, nasıl bir cenneti yitirdiğimizi…
Yitirdiğimiz o dünyanın zenginliğini ve bugünkü yoksulluğumuzu....