En tehlikeli oyun, seninle barış masasına oturmuş olan bir örgütü, masayı devirdikten sonra, sınırsız şiddet kullanmaya mecbur etme oyunudur.

Yani bu oyun Türkiye’de birçok kere tutmuştur. Türk soluna bu tür numaralar yapılmıştır. Ortada devrimci durum yokken, örgütler hemen hemen hiçbir şekilde silahlı mücadeleye hazırlanmamışken, toplumun çoğunluğu mevcut iktidardan ve devlet sisteminden henüz yüz çevirmemişken, devrimci örgütler, o örgütlerin sabır taşı çatlatılarak, onlara silaha sarılmaktan başka yol bırakılmayarak, siyasi suikastlara, sabotajlara mecbur edilmiştir.

Sonuç da alınmıştır. İki darbelik bir programın sonucunda, yalnız silahlı olanları değil, sendikaları, legal partileri ile birlikte tüm sosyalist sol ezilmiştir.

12 Eylül bunu başarmıştır.

Nerede başarmıştır?

Türkiye’nin Batısında başarmıştır.

Ama Kürdistan’da başaramamıştır. Diyarbakır zindanındaki “çökertme” kampanyası Kandil'i yaratmıştır.

Ve şimdi?

Şimdi Türk soluna yapılanın aynısı Kürdistan Özgürlük Hareketine karşı yapılmakta. PKK “sınırsız şiddete” mecbur edilmeye çalışılmakta. Apocu savaş ilkelerinin yasakladığı “yöntemler”den başka çare bırakılmazcasına, aklın almayacağı bir “kışkırtma” kampanyası yürütülmekte.

“Silahla olmaz” diyenler, akademisyenleri “bildiri yazdıkları ve savundukları” için tutukluyor. “Silahsız HDP’li ve DBP’li il, ilçe eşbaşkanlarına karşı” siyasi soykırım uyguluyor. Öldürdüğü Kürdün cesedinin üzerinden tankla geçiyor, öldürdüğü kadını çıplak teşhir ediyor; esir ettiği kürdü çırıl çıplak soyup, medyanın önüne fırlatıyor, Cizre’yi yıkıyor, Silopi’yi mahvediyor, Nusaybin’i topa tutuyor, Sur’u, yani Amed’in “kalbini” ortadan kaldırıyor.

Kürt kamu oyu “nefretle” dolup, taşıyor.

Ölüm sıradanlaşıyor.

“Ölmek ve öldürmek” artık yaşamanın formülü haline geliyor.

Bir iktidar bunu neden yapar?

Amacı ne olabilir?

Amacı, örgütü “sınırsız şiddete” mecbur etmek. „Kızılay’larda canlı bombalarla siviller havaya uçurulsun” ki, Batıdaki “öfkeyi” başkanlık rejimiyle diktatörlüğe geçmek için “seferber edeyim” zihniyeti. Örgütü “sınırsız şiddete mecbur edeyim” ki, onun uluslar arası saygınlığını yok edeyim, içerideki müttefiklerini zayıflatayım, onun sivil tabanına öyle bir korku salayım ki, o tabanın bir kısmını ondan uzaklaştırayım” hesabı…

Sonra?

“Örgüt öylesine amansız bir şiddet uygulasın ki, benim bu şiddete karşı yapacağım, çok daha katmerli şiddeti herkes onaylamak zorunda kalsın, örgüt Kızılay’da patlasın ki, ben de Şırnak’ı, Nusaybin’i, Cizre’yi, Amed’i, Silopi’yi, Kızıltepe’yi, tüm Güney sınırı boyunca ne kadar il ve ilçe varsa hepsini “Kürtlerden temizleyeyim”, yerlerine Arap yerleşim bölgeleri inşa edeyim, Rojava ile Kuzey Kürdistan arasına yarın 5 milyona çıkacak olan “mültecilerden” oluşan bir “Arap kuşağı” yerleştireyim. Sonra dönüp Rojava’yı hem Kuzey’den, hem de Güney’den kuşatıp, adım adım yok edeyim…”

Hesap büyük.

Oyun kirli ve kanlı.

Ve işin garibi, bu “oyun” sanki ''netice” verir gibi.

Kürt sorununa duyarlı nice insan, “Kızılay patlamasıyla” neye uğradığını şaşırmış. Kürt legal siyaseti açmaza girmiş.  Oyunun “kirli ve kanlı” iç yüzünü halka anlatma yeteneği sanki felce uğramış.

Öyle, ama, acaba bu “kanlı ve kirli oyun” gerçekten de tutacak mı?

Bunu kestirmek zor. Ama şu soru yine de “meşru ve uyarıcı”: Ya tutmazsa?

Türkiyelileşeceğiz derken Suriyelileşiriz.

Ancak bu defa kumarbazın oynadığı oyunun tutmama ihtimali çok yüksek.

Tekrar edeyim: Bizim kuşağın “örgütlerini” bu oyunla felakete sürüklemeyi becerdiniz.

Ama unutmayın ki, bu örgütlerin en “eskisi” bile o sırada ya üç ya da dört yıllık örgütlerdi. “Askerlik” bile yapmamış gençlerdi. Bir kaçının Filistin deneyimini saymazsanız, silahlı mücadele deneyimleri yoktu. İşin daha hazin yanı, uğrunda savaştıkları halkın ezici çoğunluğunu kazanmış değillerdi. Kıyaslayın.

Şimdi size diyorum ki, “bu kirli ve kanlı oyunu” bu defa devam ettirmeyin.

Çünkü "Suriyelileşirsek" biz Türkiye'yi yeniden kuramayız, Ama Kürtler,  tuhaf bir tamlamayla ifade edecek olursak, yeni bir "Kuzey Kürdistan Rojavası"nı kurabilir...