“görüntülenmez bir film gibi manzaralardan bahset,

ve uzanıp yorgun başını sırt çantana koyduğunda

kaç yıldız saydığını anlat bana

güzellikleri anlat, sıyrılmış çirkinliklerden..”

Şehit Mêrxas


Muş’un Varto İlçesinin Kulan bölgesindeki Şehit İsmail ve Şehit Ronahi Şehitliği’nin bulunduğu bölge, karadan ve havadan düzenlenen operasyonla bombalanıp şehitlikteki cami, cemevi ve mezarlar, iş makinaları ve zırhlı araçlarla yıkıldı. Şehitliğe gitmek isteyen sivillere izin verilmedi, bombardımanın yapıldığı bölgeye gitmeye çalışan halka da ateş açıldı. 

Bu yeni bir savaş konsepti değil, Türk Devleti bunu yıllardır hep yapıyor. Erdoğan, 7 Haziran seçimlerinde büyük bir hezimete uğrayıp “sultan” olamayınca, ilk önce ne yapıp edip seçimleri tekrarlatma çabasına girdi. Önce bir koalisyon hükümetinin kurulabilmesi için gerekli olan 45 günlük süreyi çok ağırdan aldı, sonra bu görüşmelerden bir sonuç alınamaması için elinden ne geliyorsa onu yaptı, hatta elinden gelenin daha da fazlasını yaptı. Sonuçta kendisinin bir kuklası olan Ahmet Davutoğlu’na istediği her şeyi yaptırdı. Daha önce de bir parti lideri ve hatta başbakanken Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne gidenleri gördük; Özal ve Demirel bunlardan ikisiydi, ama Türkiye kendi tarihinde ilk defa böyle bir siyaset adamı gördü. Ne talihsizlik...

Erdoğan, seçim sürecinde de provokasyon yapmaktan geri durmamış, Ağrı-Diyadin’de başlayan devlet provokasyonu, seçimden iki gün önce HDP’nin Amed mitinginde patlayan bombalarla devam etmişti. Bu süreçte onlarca Kürt öldürülürken Erdoğan, eline Kuran’ı alarak meydan meydan dolaşmış, halkın parasıyla yapmacık açılışlar görüntüsüyle seçim mitingleri yapmış ve -bu süreçte hakkını yememek lazım- Davutoğlu’ndan çok daha fazla çalışmıştı. “Bazı” Kürtler için Kürtçe Kuran-ı Kerim bastırmış, bunu her gittiği Kürt şehrinde “kullanmıştı.”

Yaptığı hiçbir şey onu başarıya götürmeyince ne yaptı? Hemen MHP’nin oylarına göz dikti, önce Suruç’ta bir katliam yaptı, Medya Savunma Alanları’nı bombaladı, sonra da kan dökülmesi için gereken tüm ortamı hazırlayarak Kürt halkına karşı  bir savaş başlattı.


Ve sonunda kan döküldü.. 

Tabut tabut asker cenazeleri gelmeye başlayınca keyfine diyecek yoktu. Ancak asker aileleri, çocuklarının “sarayın savaşında” öldüklerini, aslında öldürüldüklerini görüp tavırlarını çok açık ve net bir şekilde ortaya koydular. Asker cenazelerinde cenaze namazını yanlış kılan Erdoğan, asker babalarına “karaktersiz”, ölen askerlere “birkaç kelle” ve en son Emine Erdoğan da “kurbanlık koyun” dedi. 

Oynadığı oyun yine tutmamıştı. Peki bu sefer ne yapmalıydı? Bu kez de Kuzey Kürdistan’daki şehirlere yöneldi. Cizre, Gewer, Silopi, Şırnak, Amed, Dêrsim gibi Kürt şehirlerini ablukaya aldı, günlerce sokağa çıkma yasağı uyguladı, hiçbir suçu günahı olmayan onlarca sivili; çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden katletti. Pek müslüman Erdoğan ezanı susturdu, cami minarelerine keskin nişancılarını konumlandırdı. İnsanları günlerce aç-susuz evlerinde hapsetti, ancak halk direndi, Kürt halkı gerçekten büyük direndi; Erdoğan ve tayfasına, onun çetelerine boyun eğmedi ve yine oyun bozuldu.


Tek yol direnmek

Bu halkı provoke etmesi, daha çok kan dökmesi için en son şehitliklerimize yöneldi. Çünkü o, artık Kürdün dirisiyle başedemiyordu. Ölülerimize, şehitlerimize, bizim için gerçekten çok kutsal olan mekânlarımıza saldırdı. Mezarlarımızı, camiyi, cemevini yerle bir etti.

Ancak şunu unuttu: “Bir Anka Kuşu gibi kendi küllerimizden her gün yeniden doğduğumuzu!” Evet bunu unuttu! 

Şimdi bizim yapacağımız tek şey, direnmek, direnmek, herşeye rağmen direnmektir; 1 Kasım’da, Dünya Kobanê Günü’nde onu bir daha sandığa gömmektir. Bunun için başta Avrupa ülkelerinde yaşayan Kürtler olmak üzere halkımızın daha çok çalışması gerekiyor, bu çalışma direnen Kürt halkına ve aynı zamanda öz yönetimlere göndereceğimiz en büyük selam olacak.