Gericiler, resmi-sivil polislerin eşliğinde kampüste yürüdüler.
Sivil polislerin ellerinde sopa, kürek vb. vardı.
Önce gericiler saldırdı sonra polis.
Yetmedi 3 genç de gözaltına alındı.
Yurtsever öğrenciler kendi çabalarıyla gösteriler yaparak tepkilerini ortaya koydu. BDP milletvekilleri öğrencileri yalnız bırakmadı ancak yine de tepkiler öğrencilerle sınırlı kaldı.
19 yaşındaki Murat İzol, geçtiğimiz hafta polis kurşunuyla vuruldu. Cesedi Dicle nehrinden çıkarıldı. Sessiz sedasız, gece karanlığında, alelacele defnedildi.
Bir hafta içinde bu olaylar yaşanırken Diyarbakır sessiz. Diyarbakır suskun.
Ne öğrencilerine ne de polisten kaçarken vurulan gencine sahip çıkabildi. Bu sessizlik, geçiştirilecek bir durum değil. Süreçle de alakalı değil.
Bilakis, Kürt Halk Önderi Öcalan “eylem sırası halkta” diyerek mücadelenin yeni biçimini işaret ediyor. Öcalan’ın çağrısının karşılığı halkın demokratik eylemlerinin gelişmesi olmalıydı.
Hiç olmuyor değil. Ancak Diyarbakır’a yaraşır türden değil.
Diğer yandan Diyarbakır polisinin demokratik-meşru eylemlere dönük tutumu da sıradan değil. Halka karşı uygulanan şiddetin sınırsızlığı (orantısızlığı), polisin sırtını sağlam yere dayadığını gösteriyor. Yani eylemlere karşı sergilenecek şiddetin oranı, belli bir merkezden belirlenmiş. Orantısız (!) saldırılarla adeta “sokağa çıkarsanız başınıza gelecek olan budur” deniyor. Bu zihniyet, Diyarbakır’da halkın eylemliliklerine izin vermemeyi ve saldırılarla dağıtmayı bir irade kırma politikası halinde uyguluyor.
“Burada serhildan yaptırmayız” deniyor.
Peki Diyarbakır ne yapıyor? Siyasi parti, sivil toplum örgütleri, halkın temsilcisi olduğunu iddia edenler bu konuda ne diyor?
Diyarbakır’a dönük devlet konseptinin adım adım hayata geçirildiğini ve öncülük edenlerin de duruşlarıyla bu konsepte angaje olduğunu söylemek durumundayız. Haksız eleştirilerle maksadımızı aşmayı değil, gördüklerimizi dile getirerek bir gerçeğe parmak basmayı hedefliyoruz.
Diyarbakır bir süredir dönüşüm içerisinde. Eskinin sokak sokak direnen Diyarbakır’ı farklılaşıyor. Serhildanlar kenti bugünün çalıştaylar, kurultaylar, konferanslar kenti oldu. Olmasın demiyoruz ama Dicle Üniversitesinin hali buyken Diyarbakır’ın bilim-siyaset-kültür kenti olması mümkün mü? Gençlerin, çocukların polis kurşunuyla vurulduğu bir kentte aydınlanmadan bahsedilebilir mi?
Çocuklar vurulsun, Hizbullahçılar, Fethullahçılar cirit atsın, devletin polisi terör estirsin. Buna karşın izlenen politika da “kentin bozulan imajını düzeltmek” olsun. Bu işte bir terslik var. Özgürlüklerin olmadığı yerde “sivil toplumu geliştirmek, kültürel aydınlanmayı yaratmak, ülkenin temel meselelerine ilişkin beyin fırtınaları düzenlemek, sokaklara çıkılarak bozulan imajı salonlara doluşarak düzeltmeye çalışmak” apolitiklik/safdillik değilse, “oportünizme bulaşmış tipik bir orta yolculuktur.”
Zaten devlet de böyle bir şey istemiyor muydu? Mülki erkanın bütün çabası “serhildanlar kentini” ehlileştirmek değil miydi? Başka bir anlamda kentin söz/karar sahiplerinin kente yüklediği misyon ile devletin biçtiği misyon örtüşmedi mi?
Devlet sokağı boşaltmak istiyor, kentin yöneticileri de salonların, okulların yolunu gösteriyor. Okula gidenlerin durumu da ortada. Eli satırlı, sopalı güruhlar sırtını devlete dayamış halde rahatlıkla dolaşıyor, insanları “imana gelmeye” çağırıyor.
Dememiz şu ki; özgürlük olmadan ne okul olur, ne salonlar olur.
AKP Hükümetinin Kürt siyasal alanına liberal yaklaşımlarını görmek ve çözmek gerekir. Bunu yapamayanlar, inkarın düzeyini de anlayamazlar. Halkın eylemlerini önleme politikasına da alet olurlar. Diyarbakır, Amed’dir. Amed demek Kürdistan demektir. Hiç kimsenin bu gerçeği ters yüz etmeye, içeriğini boşaltmaya hakkı yoktur.
Bu Diyar kimin?
Diyarbakır Dicle Üniversitesi öğrencileri, hafta başında Hizbullah-polis işbirliğinde bir saldırıya maruz kaldı.