Türkiye Cumhuriyetinin siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktasına gelinmiştir. AKP hükümeti yönetimindeki Türkiye’de toplumsal kutuplaşma, gerilim hiç bir dönemde bu kadar keskinleşmemişti. Devlet yönetimini ele geçirmiş olan AKP bilerek, isteyerek, bilinçli bir şekilde kin ve nefret üzerinden toplumu ayrıştırarak; kendisinden olmayanı düşmanlaştırarak, “terörist” yaftasıyla hedef haline getirerek, kendince bir taktik yöntem tutturmuştur. Hemen her muhalif bireyden tutalım örgütlü muhalefete kadar herkesi nişangahın ucundaki hedef gibi görmekte veya göstermektedir. Kullanılan dil ve üslup, uygulanan yöntemler tamamen halkın korkutulması ve sinmesini amaçlamaktadır. Yalanlar üzerinden yürütülen propagandalarla halkı kandırıyor ve bu temelde yol alıyor. Tıpkı, Hitler iktidara gelirken halka vaatler vermesi, her kesimi hoşnut etmesi gibi Erdoğan ile inanılmaz benzerlikler taşımaktadır.

Nasyonal sosyalistlerin iktidara gelişi ve yükselişi ile AKP’nin iktidara gelişi ve yükselişi arasındaki bu benzerlikler hemen her konuda kendisini göstermektedir. İlk yıllarda umut vaat ederek, farklılıkları bünyesinde toplamaya özen göstererek, her kesime hitap ederek kitleleri yalanlar üzerinden kendisine inandırmak için kullandıkları yöntemler aynıdır. Gerektiğinde Kendi kadrolarını bile harcamaktan çekinmez. Çünkü; güdülen amaç esasında tek kişiye itaat etmektir. Yetkileri kendilerinde merkezileştiren liderin dediği kanun hükmündedir. Lidere biat etmekte yarışan dalkavuk kesiminden, kim daha fazla itaat ederse yetki ve makam sahibi olmaktadır. AKP’de gerçekleşen ve Erdoğan’ın diktatörleşmesi de bu Führer olma formatına uymaktadır. AKP’de lidere biat etmeyeneler yollarını ayırırken, sahibin peşinde giden it misali kişilikler ön plana çıkmaktadır. Nefret dilini benimsemiş, kuduza yakalanmış gibi hırlayıp saldırganlaşan Süleyman Soylu gibi bakanlardan tutalım sıradan muhtara kadar her kesimden ve meslek kuruluşundan  kafatasçı bir güruh peydahlanmış durumdadır.

„Önce Almanya bizim, sonra dünya bizim” diyen Nazilerin, Yahudilerin başına getirdiklerinin bir benzerini de Kürtler yaşamaktadır. Nazilerin Yahudi karşıtlığı ile Türkiye’de ki yeşil faşizmin Kürt karşıtlığı aynı tondadır. Nefret dili hakimdir. Adeta mahşerin dört atlısı gibidir. Yani Kürtler için saldırı, savaş, kıtlık ve ölüm demektir. Efrîn işgali ve talanı dünyanın gözleri önünde gerçekleşen somut bir örnektir. Aynı emelleri Rojava için de gerçekleştirmek istemektedir. Erdoğan kişiliği klinik vakadır. İçine girilen seçim sürecinde ayrılıkçı, dışlayıcı, suçlayıcı tarzı ve saldırgan yöntemini var gücüyle kullanmaktadır. Kürtleri Kürdistan’dan kovmaya kadar işi vardırdı. Onunla da kalmayarak tümünü terörist suçlaması ile suçlayarak, meydanlarda bas bas bağırarak düşmanlaştırmıştır. Bunu sadece bir seçim malzemesi olarak kullanıp milliyetçi dalgayı yükselterek oya dönüştürmek için yapmıyor; aynı zamanda bir imha stratejisi olarak uyguluyor. Hemen her platformda Kürt düşmanlığını bu kadar ayyuka çıkarması, seçim meydanlarında dev ekranlar kurarak HDP’yi hedeflemesi, açıktan bir linç ortamına zemin yaratmaktadır.

Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: mevcut durumda bütün muhalif kesimler budanmıştır. Erdoğan’da toplanan bütün yetkilerin tekrardan geri alınması ve normal demokratik  ortama dönülmesinin önü tıkanmış bulunmaktadır. Seçimlere fazla bel bağlayarak yenilgiye uğratmak için yeteri kadar oy potansiyeli olsa da yalanlarla, her türlü hile ve sahtekarlıkla kendi lehine çevirecektir. Liderlik egosunun tatmini için her türlü kanunsuzluğu, hukuksuzluğu yapacaktır. Bütün gayri meşru yollara başvuracaktır. Bu despottan kurtulmak için yapılması gerekenler bellidir. Bu sistemden rahatsızlık duyan herkes parçalı durmaktan kurtulması, birlikte mücadele etmenin mekanizmasını, yöntemini bulması gerekir. Çabaları ve enerjileri bir potada buluşturmak kaçınılmazdır. Herkes kendi köşesinde durarak sadece serzenişte bulunması, içinde bulunduğumuz sürece cevap olmaktan uzaktır. Aktif mücadele içinde olmanın önemi her geçen gün daha da artmaktadır.

Açıkçası bir fırtınaya ihtiyaç duyulmaktadır. Açlık grevleri önemli bir fırsattır. Bu fırsat kaçmamalıdır, kaçırılmamalıdır. Açlık grevleri etrafında birleşerek, güç ve mücadele birliği yaratarak, bu kasvetli havayı dağıtacak fırtınayı koparmak mümkündür. Faşizmi sarsacak fırtınayı koparmak için de direnişi daha da büyütmek ve eyleme geçmekle olacaktır. Seçimleri de bu temelde karşılamak gerekir. Bu seçimlerde AKP-MHP faşist ittifakını ve Führerini yenilgiye uğratmak, çöküşün başlangıcı olabilir. Aksi taktirde tüm muhalefeti ezmekten geri durmayacaklardır. “Bu hava fırtına kopmadan açmaz”.

(*) Shakespeare