Tehditler kimseye geri adım attırmıyor. Ermenilerin 1915’te soykırımdan geçirildiğini artık bütün dünya kabul ediyor. Türk tarafının Voltaire’in ülkesinin düşünce özgürlüğüne zincir vurduğu iddiası havada kalıyor. Bu iddiaya destek sunan tek bir AB ülkesi bile yoktur. Tehdit ve şantaj yüklü açıklamalar da ciddi bir sonuç vermiyor. Kaldı ki, ABD Başkanı Obama da 1915 olaylarının yıldönümünde soykırım kurbanlarını anmak için yaptığı bir konuşmada ‘büyük felaket’ deyimini kullanmıştı. Bu da soykırım kavramının karşılığı oluyor. Gerçekte birçok ülkenin soykırımı resmen tanımak için 100. yılı olan 2015 yılını beklediği anlaşılıyor. Bu açıdan Ermeni soykırımını reddetmeyi suç sayan bir yasayı Meclis’ten geçiren Fransa’ya karşı Türkiye’nin takındığı sözde sert tavır ciddi bir anlam ifade etmek yerine, dünyanın Türkiye’ye ilişkin algısını olumsuz yönde etkiliyor.
Türkiye aslında Ermeni soykırımının tarihsel bir gerçek olduğunu kabul edebilir, soykırımın tüm sorumluluğunu İttihat ve Terakki iktidarının üzerine yıkıp Cumhuriyet rejimini aklamaya çalışabilir. Bu hiç de yabana atılır bir varsayım değildir. Peki, o zaman Türkiye Ermeni soykırımını neden kabul etmiyor? Bu soru gerçekten çok önemlidir. Türk devletinin böylesi bir kabule yanaşmamasının Kürt sorunuyla doğrudan bağlantısı vardır. Yaşamın her alanında hala acımasız soykırım uygulamalarına tabi tuttuğu Kürt halkını mezara gömmeden, bu devletin herhangi bir soykırımı kabul etmesi mümkün değildir. Soykırımın kabul edilmesi ancak ya Kürtlerin varlık olarak bitirilmesiyle ya da Kürt sorununun demokratik çözümüyle mümkün olabilir.
Ermeni soykırımı için gerekli zemini hazırlayan Sultan Abdülhamit’tir denilebilir. Bunun anlaşılır nedenleri vardır. Bir kere Türk yönetici eliti Abdülhamit döneminden beri Ermenistan ve Kürdistan’ı asla elden çıkmaması gereken topraklar olarak görüyordu. İmparatorluğun giderek küçüleceği aşikardı. Hristiyan halklar zaten İmparatorluktan kopmuşlardı. Arapları uzun süre devlet birliği içinde tutmak da mümkün değildi. Geriye Ermeniler, Kürtler ve Süryani-Keldaniler kalıyordu. Türk milliyetçiliği hu halkların yaşadığı toprakları Türklüğün yaşam sahası haline getirmek istiyor, bunun yolu da soykırımdan geçiyordu.
Abdülhamit’in ‘Kürt Aşiret Alayları’nı kurdurmasındaki en önemli neden Ermenilerle Kürtler arasında olası bir işbirliği ve ittifakın önüne geçmek, giderek bu güçleri Ermeni halkına karşı kullanmaktı. Sultan’ın bu konudaki özel savaş politikası başarılı oldu. Öyle ki, Batı başkentlerindeki Ermeni temsilciler en çok Kürtlerden şikayetçi oldular, öfkelerini en çok Kürtlere yönelttiler. Hamidiye Alaylarının Ermeni köylerine baskınlar düzenlediği ve katliamlar yaptığı elbette doğruydu. Fakat onları bu iş için örgütleyip harekete geçiren Abdülhamit yönetimiydi. Hamidiye Alayları Kürt toplumu eliyle vücut bulmuş bir yapılanma değil, bir devlet örgütlenmesi ve bir Osmanlı kuvvetiydi. Siyasi irade ve karar alıcılar Türk egemen sınıflarıydı. Bu gerçeklik gözden kaçırılıyordu. Kaldı ki, bu yapılanmanın yarattığı tahribatın en ağır sonuçlarını Kürtler yaşadılar. Kürtlerin bölünüp parçalanmasında bu kuvvetlerin oldukça büyük rolü vardır.
Sonradan gerçekleştirilen biçimiyle soykırımı bilinçli bir devlet politikası haline getiren güç İttihat ve Terakki yönetimidir. İttihatçıların Ermeni soykırımı sürecindeki meşhur sözüdür: Önce ‘zo zo’ diyenler ortadan kaldırılacak, sonra ‘lo lo’ diyenlerin işi bitirilecek! Nitekim Abdülhamit’in ‘böl-yönet’ politikasını devralan İttihatçılar Kürt Aşiret Alaylarını kullanmakta zorluk çekmemişler, Avrupa kıtasını yangın yerine çeviren Birinci Dünya Savaşının sisli ortamından yararlanarak Ermeniler ve Süryani-Keldanileri kıyımdan geçirmişlerdir. Kürtlerin o koşullarda benzer bir soykırıma tabi tutulmamasının nedeni, İttihatçıların başında bulunduğu Osmanlı Devletinin savaştan yenik çıkmış olmasıdır. Kısacası Ermeni soykırımı aslında bütünlük arz eden bir etnik temizlik projesinin ilk bölümünün hayata geçirilmesini ifade etmektedir. Hala devam eden Kürt soykırımını da bu bütünlüklü projenin final bölümü olarak değerlendirmek en doğru yaklaşım olacaktır.
Kürtlerin Türk Kurtuluş Savaşına katılmakta bir hayli hevesli davranmalarının nedenlerinden biri de katledilen ve sürülen Ermenilerin mülklerine ve zenginliklerine konmuş olmalarıdır. Bu dönemde bilinçli olarak yapılan ‘Batılı güçlerin bir Bağımsız Ermenistan kurduracakları’ propagandası, gasp ettiklerinin ellerinden çıkacağı korkusunu yaşayan Kürt üst tabakasının savaşa katılmasında önemli rol oynamıştır. Mustafa Kemal’in de Sünni Kürt ağaları ve beylerini kendi safına çekmede Ermeni Devletinin kurulacağı tehdidini kullanmış olması kuvvetli bir olasılıktır. Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Kurtuluş Savaşına karar verilmesi bu çerçevede değerlendirilebilir. İşin daha da ilginç tarafı, adı geçen her iki kentin soykırım öncesinde Ermeni nüfusun en yoğun yaşadığı yerler olmasıdır. Başka bir deyişle buralarda el konulan Ermeni zenginlikleri başka yerlerde olduğundan çok daha fazladır. Bunun için de Kurtuluş Savaşının ilk adımlarının bu iki kentte atılmış olması son derece anlaşılır bir durumdur.
15 Şubat 1925 tarihi soykırım projesinin uygulanmasına İttihat ve Terakki iktidarının bıraktığı yerden devam edilmesinin tarihidir, yani Kürt soykırımının başlangıcını anlatır. Ancak hem Kürtlerin Ermenilere oranla daha kalabalık bir nüfusa sahip olmaları hem de Kürdistan’ın sert coğrafyası, İttihatçı kalıntılarının da etkili olmaya başladıkları Cumhuriyet yönetimini Kürtlerin işini bitirmede daha temkinli davranmaya yöneltmiştir. Yani Türk devleti tek bir kapsamlı harekata girişerek Kürtlerin ipini çekmekten kaçınmıştır. Nitekim 1925-40 yılları arasında çoğu planlı provokasyonlardan kaynaklanan Kürt direnişleri parça parça ezilmiş ve Kürdistan sömürgeleştirilmiştir. Kuşkusuz bu farklı türden bir sömürgecilik olmuştur. Sömürge olarak bile Kürdistan’ın resmi bir statüsü yoktur. Yürürlükteki politika imha ve inkar politikasıdır. Bunun en vahşi soykırım politikası olduğu kesindir.
AKP propagandasına bakılırsa, Dersim kıyımı örneğinde görüldüğü üzere Kürt soykırımı devlet içinde İnönü gibi bazı aşırıların marifetidir. Dolayısıyla mahkûm edilmesi gereken de İnönü ve ekibi olmalıdır. Oysa Türk milliyetçiliğinin bütünlük arz eden bu etnik temizlik projesi bir ulus-devlet projesidir. Bir yazarın da işaret ettiği gibi, milliyetçilik bir toplum mühendisliği programıdır ve ulus-devlet de bunun fabrikasıdır. Milliyetçilik revaçta oldukça soykırımlar her zaman kapıda duracaktır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin büyük tarihsel başarısı, Kürt halkının soykırım kıskacına alındığını kanıtlaması ve ardından bu halkı bir varoluş mücadelesinin içine çekmesidir. İğrenç ve vahşi bir terörle homojen bir toplum yaratmak için koca bir ulusu tarihten silmek isteyenlerin bu politikasını akamete uğratmak kutsal bir iştir. Bu anlamda Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi soyludur, gurur ve onur vericidir. Soykırımcı mantığının bu direnişi ‘sapıklık’ diye lanse etmesi ve kökünü kazımaya girişmesi sapkın doğası gereğidir. Bu tür çirkin belirlemeler sadece soykırım politikasında diretenlerin sapık karakterine delalet eder. Başkaca bir hükmü yoktur. Yine kadavra rakamlarının yüksekliğiyle övünç duymak da aynı kafaların marifetidir. Bu ucubelere söylenecek söz şudur: Marifeti koparılan kelle sayısı belirleyecekse, sizler Hitler’in yaptıklarının hala çok gerisindesiniz.
Osmanlı yöneticisi “Ah şu okullar olmasa Maarif Vezaretini yönetmek ne kolay olurdu” diye sızlanmıştı. Bugünün Türk yöneticisinin de “Şu Kürtler olmasaydı Ermeni soykırımını kabul etmek ne kadar basit olurdu” diye düşündüğü söylenebilir. İdris Naim Şahin’nin tercümanlığını yaptığı AKP’nin Kürtlere öfkesi bu yüzden anlaşılırdır. Adam bir ‘marangoz hatası’ değildir; sadece AKP’nin kendi içinde tartıştığı şeyleri dile getiriyor. Yine Şahin’le Arınç’ın açıklamaları bir çelişkiyi değil, psikolojik savaşın rol paylaşımını ifade ediyor. Şahin’nin açıklamaları Kürtler üzerindeki soykırımın devam ettiğinin dolaysız kanıtıdır. 1937-38 yıllarında Dersim’i yok etmeye çalışan Türk yöneticilerinin açıklamaları ile Erdoğan ve Şahin’in açıklamaları müthiş bir benzerlik arz ediyor. Bu da aynı politikanın bugün de yürürlükte olduğuna işaret ediyor.
Bu kafayla devam ederlerse Türkiye’yi yönetenler hop oturup hop kalkmaya devam edecekler. Kürtlere mal edilen bir deyişi kullanarak son verelim. Fransa’nın yaptığı ne ki? Bu daha işin ‘lo lo’su, bir de daha bunun ‘lê lê’si var.