Berlin sokaklarının bazıları hüzün yüklü; cesaret tablolarının yerleştirildiği sokakları severim. Geniştirler. Biri Kant ismi, bir diğeri Karl-Marx-Allee ismini taşır. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Sophie-Scholl Caddeleri, “acılar yüklü” tarih’e verilmiş canlı bir yanıt gibi dururlar.
Bunları yazarken, komik resimlerin döşendiği caddeleri, mültecilik mevzisini terketmeyen tenhalıkları es geçiyorum.
Dört tarafı eski “merkez komite” üyeleri dolup taşan masalarda bitmez tükenmez eski anıları dinleyerek yaşamdan zevk alanlara hiç dokunmuyorum.
İşte o Pazar akşamı yaşadığım kentden, Diyarbekir’de söyleyecek “sözü kalmayan” Ankara menşeli Başbakan Erdoğan’ın demokrasi tabanlı “taritoryal teknokrat totaliter mizansiyel” yükselişini düşündüm.
Bu nasıl bir viraj?
“İmralı süreci” başlatmak.
Literatürde eşanlamı olmayan, herkesi bir anlam aramaya iten, “sonsuzluğu” kadar, Erdoğan’ın ıslığıyla “son” bulacak “süreç”.
Sonra Avrupa’daki ve son olarak Berlin’deki Kürtler’i hedef göstermek. Bu nasıl bir süreç?
Arka planda neler pazarlanıyor bilinmiyor.
Bilinen, Kürtler’in bedavadan ucuz bir “önermeye” evet demeyecekleri.
Başka bir bilinen, Kürdistan’ın çehresinin Ortadoğu coğrafyasında, sükunet içinde biçimlenemeyeceği.
Güney’deki Hükümet devletsizdir ve çatışma ile yaşam arasında “tampon alanda”dır.
Buna bağlı olarak bilinen bir gerçek de, Kürt Hareketini temsil edenlerin Hewlêr, Diyarbekir, Qamişlo ve Mahabat’da söylediklerinin paralellik arzetmesi.
Ve Rojava’nın hem Hewlêr ve hem de Diyarbekir’in manevra alanını genişletmesi.
Böylece, doğu Kürdistan’a sıçrayacak son kıvılcımın devreye girmesi.
Bunların toplamıdır Ankara’yı ve Erdoğan’ı harekete geçiren.
Ama adı konmasına rağmen, bir türlü anlaşılmayan bu “İmralı Süreci”yle ne yapmak istiyor Erdoğan?
Yeni bir komplo mu?
Kürtler’e yeni bir pusu mu?
Bana göre bunlar zaman aşımına uğramış “eski osmanlı” oyunları. Değil mi?
Çünkü dağdakiler, devletin dönen çarklarını daha berrak görüyorlar.
Kentdekiler karanlık bir dönemden geçtiler. Ama uyudukları geceler de oldu.
Ya dağdakiler?
O uzaktan kumanda siyasetin zıhrlıklarına, savaş uçaklarına, kimyasal silahlara hedef olanlar, suikastlerin adresi seçilenler, bu devletin nelere “muktedir” olduğunu bilmiyorlar mı?
İsmail Beşikçi’nin: “Kürtlerin Kürd dilini kullanmak için mahkemelere mi düşmesi gerekir?” sorusu, bu “süreç” ile ilgili çarpıcı bir açıklama.
Beşikçi’nin bir soruya yanıtdaki belirlemesini okuduktan sonra, davet edildiğim, beni bir sürprizin beklediği eve gittim. 30 yılı aşkındır görmediğim, eskilerde pek politik takınmayan bir Kürt şahsiyetiyle karşılaştığımda, “ben mi mesafe katetmişim?” sorusu karşılaşmayla ilgili ilk notum oldu.
Ve sonuçta kaçınılmaz olarak, süreç ile ilgili konuştuk.
Anlattıklarını aktarıyorum.
Özel ordu için beklenen rağbet gösterilmedi.
8 yılda emekli olma gibi çekiciliği olan “özel asker” olmaya aday bulmakta zorluk çekiliyor.
İnsanlar yoruldu.
Ancak, 30 yıldır devam eden çatışmadan sonra, tetikte duran elin çekildiği alanı doldurmak, tetik çekmekten daha zor.
Silahların sustuğu yerdeki sessizlik, silahın hiçbir zaman başaramadığı patlamalara gebedir. Çünkü, plan yok, atılacak adımlar gölge duruyor ve şifresi halkta değil.
Ve çünkü, legal kuvvetler arasında dengesizlik var. Devlet yüklü legal (aynı zamanda silah kullanma yetkisi olan) güçler ile, etrafını kuşatmaya açan güçler aynı değillerdir.
Barış’ın bu şartlarda neden mümkün olamayacağı açıklayan bu dostumun söylediklerini dilini değiştirerek özetledim.
Barış’a susan Kürt halkının, o ana ulaşmasını ümit ederek ve özleyerek, Kürtler için barışın “gizli” değil açık ve berrak “tarihi bir hamle” olmasını dileyerek…
Bu mu barış?
Pazar akşamı. Uzun bir süredir içimde burkuntu, önüme bakarak geçirdim günlerimi.