
Mahir YILMAZKAYA/BEHDİNAN
PKK Merkez Komite Üyesi Cemal Şerik, Ekim Devriminin güncellenmesinin tam da zamanı olduğunu belirterek, doğan devrim şansının kaçırılmaması gerektiğini söyledi.
Şerik, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın yıldönümü vesilesiyle sorularımızı yanıtladı.
1- 5 Haziran’da Amed, 23 Temmuz Suruç, 10 Ekim’de Ankara’da gerçekleşen katliamlarla ne amaçlandı ve ardından Türkiye’de neler yaşandı?
Amed, Suruç ve Ankara katliamları Türkiye ve Kürdistan’da gelişen demokrasi mücadelesi açısından önemli bir yere sahip. Çünkü bu her üç katliam demokrasi mücadelesine karşı sömürgeci faşist diktatörlük tarafından gerçekleştirildi. Bu katliamların amacı ortaktı. Türkiye ve Kürdistan’da gelişen demokrasi mücadele zemininin önünü almaktı. 5 Haziran katliamı 7 Haziran genel seçimlerinden iki gün önce gerçekleşmişti. Temel amaç seçimlerin önünü almaktı. Erdoğan rejimi böyle bir katliamın önünü almaya çalıştı. Seçimlerin sonucuna dönük Amed’de yüzbinlerin bulunduğu mitinge saldırarak bir provokasyon gerçekleştirildi. Demokrasi güçleri eğer duyarlı olmasaydı yapılmak istenen provokasyona gelinecekti ve 7 Haziran seçimlerini de etkileyecekti. Bu da faşizmin işine gelecekti. 5 Haziran katliamını salt bir provokasyon olarak görmemek gerekir. O provokasyonla birlikte daha başka hedefleri olan bir katliam olarak görmek gerekir. 7 Haziran’ın ertesinde Amed’de yine bir provokasyon gerçekleşti. HDP yöneticileri açık hedef haline getirildi. HDP’nin 7 Haziran seçimlerinde kazandığı başarıyı MHP yok hükmünde saydı. Erdoğan’da Bahçeli’nin bu sözünü “emrin olur” diyerek seçim sonuçlarını geçersiz saymak için elinden geleni yaptı. Ardından Suruç katliamı bu provokasyonun devamıydı. 7 Haziran, Türkiye ve Kürdistan demokrasi güçlerinin ortaklaşmasının başarısıydı. Suruç katliamı da Kürdistan ve Türkiye halklarının ortaklaşmasına karşı sömürgeci rejimin bir saldırısıdır. Ardından ise Ankara katliamı gerçekleşti. Suruç katliamı ile Ankara katliamında aynı şeyler amaçlandı. Ankara’da Gar’ın önünde bir araya gelen demokrasi güçleriydi. Ankara Garı önündeki Barış Mitingi, Kürdistan ve Türkiye emekçileri ortaklaşmasını ifade ediyordu. Daha öncede emekçiler çeşitli etkinliklerde bir araya geliyorlardı. Ankara’daki miting Kürdistan ve Türkiye’deki emekçilerin bir irade beyanıydı. Ankara mitingi toplumun ve emekçilerin AKP’nin yanında olmadığı ve ona karşı olduğunun da bir irade beyanıydı. Emekçilerin asıl istediğinin barış ve demokrasi olduğunu gösteriyordu. Bu AKP’yi çok korkuttu. Demokrasi güçlerinin ortaklaşmasını engellemek için DAİŞ eliyle katliam gerçekleşti. Çünkü DAİŞ bir provokasyon örgütüdür. Amed’de, Suruç’ta ve Ankara’da kullanılan DAİŞ’ti. Almanya’da, Fransa’da Amerika’da da kullanılan DAİŞ’ti. AKP DAİŞ’i sadece kirli işlerini kullanmak için kullandı. Asıl katliamı gerçekleştiren AKP-MHP faşizminden başkası değildir. Ankara’da katledilen emekçilere sahip çıkılması gerekir. Onların mücadelesini ortak mücadelesinin iradesi olarak görülmeli.
15 Temmuz “darbesi”, OHAL’in ilanının ardından Türkiye KHK’lar ile yönetilmeye başlandı. KHK’lar ilk olarak emekçileri hedefledi. Binlerce emekçi işinden çıkarıldı. AKP emekçilerden sadece bombalarla intikam almadı, emekçilerin demokrasi ısrarını gördükçe saldırarak intikam almaya devam ediyor.
Ankara mitingi ile demokrasi güçleri hem PKK’ye hem de devlete ateşkes çağrısında bulunacaktı. AKP, emekçilerin açıklayamadığı “ateşkes” çağrısını bertaraf ederek neyi amaçladı?
O süreçte PKK’ye çağrılar vardı. Türkiye’de 24 Temmuz darbesi gerçekleşti. 24 Temmuz darbesine karşı da halk kendini savunmak için direnişe geçti. Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak böyle bir direnişi ifade etti. Önceden planlanmış bir direniş değildi. Devlet saldırdı, halk ise kendini korumak için savunmaya geçti. Buda meşru bir savunmaydı. Bu gerçeklik Kürdistan’da çatışmaların yeniden artmasını beraberinde getirdi. Çatışmaların şiddetlendiği süreçte farklı kesimlerin farklı tepkileri oldu. Çatışmasızlık sürecine dönülmesi isteniyordu. Çatışmayı başlatan PKK ve halk değildi. Çatışmayı başlatan devletin kendisiydi. Çatışmasızlık çağrılarının ise asıl muhatabı devletti. Çatışmaların durdurulması halinde, çatışmaların yaşanması da mümkün olmayacaktı. Seçime doğru giderken demokrasi güçleri ve uluslararası güçler ateşkes çağrısında bulundu. Hareketimiz bu çağrıları değerlendirdi. 1 Kasım seçimlerinin her hangi bir şaibeye kurban gitmemesi için Hareketimiz de ateşkes ilan edebileceği düşüncesi ortaya çıkmıştı. Katliamın gerçekleştiği gün Hareketimizin bu kararını açıklama gibi bir tutumu vardı. Katliam gerçekleşince de doğal olarak Hareket o kararını açıklamadı. Ancak seçimlerin demokratik bir zeminde gerçekleşmesi için yoğun bir çaba içine girildi. Katliamın gerçekleştiği gün bu açıklamanın yapılmaması provokasyonun bir sonucuydu. Türk özel savaş tarihi provokasyonlar tarihidir. Katliamlar tarihidir. Stratejik dönemlerde hep böyle provokasyonlar gündeme getirirler. Sadece halka yönelik değil, kendi içinde de atılacak adımlar varsa bu adımlar provokasyonlarla engellenir. Özal döneminde Önderlik ilk kez ateşkes ilanını gerçekleştirmişti. Özel savaş rejimi bu gelişmelerden rahatsız oldu. Ardından iç tasfiyeler yaşandı. Turgut Özal’ın ölümü bu dönemde yaşandı. Hulusi Sayın, Eşref Bitlis gibi kişiler bu süreçte tasfiye edildiler. Bu tasfiyelerle belli bir sonuç alsalar da istediklerine ulaşamadılar. Daha sonraki süreçlerde de Özal’ın başlattığı süreç devam ettirilmek istendi. Fakat buna karşı çıkan güçler provokasyonlarından vazgeçmediler. PKK’li tutsakların bırakılmasına ilişkin bazı kararlar alınmıştı. O kararın açıklanacağı gün Şemdin Sakık eliyle toplu halde askerler öldürüldü. Askerlerin öldürülmesi nedeniyle MGK’da alınan kararların açıklanması engellendi. Türkiye özel savaş tarihinde bu tarz provokasyonlar çok fazladır. Ankara katliamını değerlendirirken bu boyutunu da görmek gerekir.
Demokrasi güçleri katliam ve provokasyonlardan hesap sormak için AKP ve MHP faşist blokuna karşı nasıl bir mücadele içine girebilir?
Demokrasi güçleri aslında 16 Nisan’da cevabını verdi. Kürt halkı ise Newroz’da sokaklara çıkarak ve meydanları doldurarak demokrasideki ısrarını ortaya koydu. 15 Temmuz 2016’da Erdoğan ve Bahçeli kendi iktidarını sağlamlaştırmak için tezgahladıkları provokasyon halklar nezdinde istedikleri sonuca ulaşamadı. 16 Nisan referandumu ve Newroz ondan sonra gerçekleşti. Darbeleriyle ve baskılarıyla Kürdistan ve Türkiye halkları nezdinde istediklerini elde etmiş olsalardı, Newroz öyle güçlü kutlanmazdı ve referandumda böyle bir sonuç çıkmazdı. 12 Eylül darbesinin ardından Kenan Evren cumhurbaşkanlığı referandumunda yüzde 90 oranıyla kabul ettirdi. O faşizm koşullarını da demokrasiye en bağlı en sosyalist olanlar ancak bu kadar iradesini ortaya koyabildi. 16 Nisan’da Türkiye ve Kürdistan toplumunun yüzde 50’den fazlası açık tavır koydu. Kürt özgürlük güçlerinin, demokrasi güçlerinin kendini geri çektiği söz konusu değil. Aksine daha çok ısrarlılar. Burada sorun demokrasi mücadelesini daha üst seviyeye çıkaracak olan halklara öncülük iddiasındakilerin görev ve sorumluluklarını yerine getirmede sorunlar yaşanıyor. Ortaklaşmada ve ortak bir irade açığa çıkarmada yetersizlikler yaşanıyor. Halklar her şeye hazırdır. Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesi için halkın tümü devrime hazır değildi. Ancak halk faşist bir rejim istemediği için tepkiler had safhaya ulaşmıştı. Kendi kendilerini yönetmek istiyorlardı. Bolşevik Parti ve Lenin halkın bu istemini doğru okudu ve devrim yaptı. Türkiye demokrasi güçlerinin yapacağı da budur. Örgütlenmelerinden başka yol yoktur. CHP kuyrukçuluğu ile kesin olarak başarılamaz. CHP, AKP’nin koltuk değneğidir. Tüm özel savaş kararlarını öncelikle onaylayandır. Mecliste tezkereyi herkesten önce onaylayandır. Özel savaştan yanadır. CHP içinde gerçekten demokrasiden yana olanlar vardır. Burada yapılmak istenen CHP tabanının da içinde bulunduğu bir örgütlülük yaratmaktır. AKP ve MHP faşizmine karşı bir an önce demokrasi güçleri harekete geçmelidir. Kürdistan’da özgürlük güçleri harekete geçmiş durumda. Gerilla büyük kahramanlıklarla en zor koşullarda bunu gerçekleştiriyor. Burada eksik olan gerillanın eylemlerine, toplumsal alan, siyasi alanın tamamlayıcı olmasıdır.
Ekim Devrimi’nin güncellenmesi için Kürdistan ve Türkiye’de gerekli koşullar var mı?
Ekim Devriminin güncellenmesinin tam da zamanıdır. Türkiye şuanda üçüncü dünya savaşının içindedir. Ortadoğu’da üçüncü dünya savaşı yaşanıyor. Türkiye bugüne kadar nereye girdiyse battı ve çıkamadı. Türkiye doğrudan bu savaşların içindedir. Savaşın ağır faturası halka ödetiliyor. Cumhurbaşkanlığı bütçesi yüzde bin artmış, askeri harcamalara ayrılan ödenek artmış. Halkın ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan harcamalar ise dibe vurmuş. İğneden ipliğe her şeye zam yapılıyor. Türkiye’de ekonomik sorun, toplumsal sorun ve siyasal sorun had safhada Göstermelik bir hükümet var, bütün ipler Erdoğan’ın elinde. Kendi içlerinde de anlaşamıyorlar. Derin krizler yaşanıyor. Devrim için buradan daha iyi koşullar olmaz. Asıl sorun bu koşullarda devrim yapmamak. Bu koşullar toplum ve tarih karşısında özeleştiri vermeyi gerektiriyor. Devrim için en elverişli koşullardır. Halk kendi devrimi için ayağa kalkmalıdır. Lenin’in yaptığı yapılmalı. Lenin “Devrim anı gelmiştir, bugün erken yarın çok geç” diyor. Ayaklanma anına işaret ediyor. Lenin kendisine birçok kişi inanmadığı halde Partisinde halkı ayaklandırma kararı aldırıyor. Devrimden 15 gün önce halk ile birlikte ayaklanıyor. İki gün içinde de burjuva iktidarının varlığına son veriyor. Türkiye’deki mevcut koşulları 1917 yılının özelliklerini ifade ediyor. Devrimcilerin bu süreci doğru okuyup bir halk devrimi için doğan bu şansı kaçırmaması gerekir.