Cecilia’nın şahsında yaşanan suçluluk duygusu, Arjantin toplumunda giderek derinleşen sınıflar arası uçurumda orta sınıfın rolüne atıf yapıyor.
NİLGÜN YELPAZE / BERLİN
Berlinale’nin Panaroma bölümünün merakla beklenen filmlerinden biri olan, yönetmen Francisco Márquez’in ‘Un crimen Común’ filmi 26 Şubat Çarşamba akşamı izleyici ile buluştu. Türkçeye doğrudan ‘Ortak Bir Suç’ olarak çevrilebilecek film, temelinde Arjantin toplumunda egemen sınıflarla orta sınıf arasındaki suç ortaklığını sorguluyor. Ancak yönetmenin filmin açılışında da belirttiği gibi film bu soruya net bir cevap vermiyor.
Tek çocuklu bir bekar anne olan Cecilia, üniversitede öğrencilerine Althusser anlatan, bildiri dağıtan öğrencilere derslerini ihmal etmemesini öğütleyen, hali vakti yerinde, genç ve anladığımız kadarıyla toplumsal sorunlara duyarlı tanıdık bir akademisyen tipi. Cecilia, evinin işlerini yapan kadının oğlu Kevin’e artık kullanmadığı bir mobilyayı taşıtırken, onunla çok kısa bir süreliğine karşılaşır. Bu olaydan kısa bir süre sonra, gecenin geç saatinde kapı kırılırcasına çalınır ve Cecilia oldukça korkar. Her ne kadar kapıdakinin Kevin olduğunu görse de korkudan saklanır ve kapıyı açmaz. Ev işçisi olarak çalıştırdığı kadına yani Nebe’ye çocuğunu emanet eden Cecilia, onun çocuğuna belli ki kapıyı açacak kadar güvenmez. Bu olay ertesi gün Kevin’in polisler tarafından yakınlardaki bir nehre atılarak öldürüldüğünün ortaya çıkması ile birlikte, Cecilia’nın en büyük vicdan azabına dönüşür. Bu vicdan azabı başlarda psikolojik gerilim türünde tırmanırken, filmin sonlarına doğru yavaş yavaş absürt komediye dönüştüğü söylenebilir.
Orta sınıfın vicdan azabı
Cecilia’nın şahsında yaşanan suçluluk duygusu, Arjantin toplumunda giderek derinleşen sınıflar arası uçurumda orta sınıfın rolüne atıf yapıyor. Kevin’in öldürülmesi her ne kadar polisin suçu olsa da, Cecilia’nın bu kimsenin işine yaramayan ve kendisinin de bir süre sonra unutacağı ‘vicdan azabı’ Kevin’in ait olduğu sosyal sınıfla devlet arasındaki çelişkide ne tür bir rol oynuyor? Fakir mahalleler, isyanlar, biber gazı ve polis şiddetinin kol gezdiği bu tabloda Cecilia’nın temsil ettiği tabaka ne yapıyor? Derinde ilerleyen bu sınıfsal çelişki üzerine kurulu anlatı dışında bir de bireysel ahlak noktası var, peki siz olsaydınız kapıyı açar mıydınız? Kapıyı açmasaydınız Kevin’in ölümünden kendinizi sorumlu hissedip kendi kendinizi yer miydiniz? Bu filmin tüketicileri de çoğunlukla filmin ana karakteri Cecilia ile aynı sosyal sınıftan geldiği için, muhtemelen en çok bu soruyu düşünmüştür.
Suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışır
Hem orta sınıf ahlakı hem de filmin işaret ettiği toplumsal/sınıfsal çelişkileri düşündüğümüzde ise kritik bir kaç sahneden bahsedebiliriz. Bunlardan bir tanesi, Cecilia’nın Nebe’nin yaşadığı ‘arka mahallelere’ ilk ziyareti. Cecilia, mahalleye varmadan taksiden inmek zorunda kalır ve çünkü taksinin oraya giremeyeceği dolayısıyla yürümesi gerektiği söylenir. Taksilerin bile giremediği o mahallelerle beyaz-orta sınıf akademisyenlerin arasındaki ilişki, Türkiye ve Kürdistan bağlamında yeni bir şey olmadığı için bu sahneleri yorumlamak güç değil. Mahalledeki ilk ziyaretinde özgüvenli bir şekilde yürümeye çalışan Cecilia orda taziyeye katılır. İkinci ziyaretinde, orta sınıfın vicdan azabından kurtulmak için en çok başvurduğu yönteme yani paraya başvurarak, Nebe’ye maaşını öder ve istediği kadar izin yapabileceğini söyler. Böylelikle oğlunu yeni kaybetmiş bir anneye zaten çalışarak hakettiği maaşını ve muhtemelen normalde sahip olmadığı istirahat iznini bahşederek suçluluk duygusunu biraz hafifletmeye çalışır. Cecilia’nın daracık sokakları ve renkleriyle çok tanıdık gelen bu mahalleye üçüncü ziyareti, artık korkularının ve vicdan azabının dayanılmaz olduğu noktada Kevin’in öldürüldüğü gece olanları annesine anlatma amacıyla gerçekleşir. Peki kendi vicdan azabının yükünü Nebe’ye vermek, aslında Cecilia kapıyı açsaydı oğlunun ölmeyeceğini öğrenmek, polis dışında suçlayacak birilerinin daha olduğunu duymak Nebe’nin çektiği acıya ne kadar yardımcı olabilir? Cecilia burada da bunu düşünmek yerine kendisini düşünerek sadece itiraf ederek rahatlamak istemiş olabilir. Bundan sonra Cecilia’nın mahalleden rahatça çıkamaması, dar sokaklarda kaybolması ise yine oldukça simgesel bir sahne, hem psikolojik gerilime hem de filmin sınıf çelişkisine dayalı anlatısına dair düşünmek için bir alan sağlıyor.
Öte yandan, Cecilia’nın sınıfsal konumunun yanı sıra tek başına yaşayan bir kadın olması da gece kapıyı açmamasında rol oynamış olabilir, bu da ahlaki sorgulamaya yeni bir boyut katabilir.
Sınıfın belirleyici rolü
Cecilia öğrencilerine Althusser öğretirken, ekonominin her şeyi belirleyen faktör olduğu varsayımının bizleri 19. yüzyıl Marksizmine geri götüreceğini ve bu önermenin çelişkili bir yapı olduğunu öne sürüyor.
İktidarla toplum arasındaki çelişkileri sadece sınıf üzerinden okuyamayacağımız, toplumsal cinsiyet, etnisite, sömürgecilik ve daha pek çok güç ilişkisini bir arada düşünmek gerektiği bir yana, sosyal sınıflar arasındaki bu derin uçuruma bu kadar kör kalmak için bir bahane olabilir mi bu? Nihayetinde belli haklara ve yaşam kalitesine erişim çerçevesinden baktığımızda, Cecilia’nın kendi oğlunun Kevin’le aynı kaderi paylaşmadığı açık.
Belli ki toplumsal adaletsizliği, devlet şiddetini ve zenginle fakir arasındaki uçurumu yeniden sorgulamadan ne Cecilia’nın ne de onun temsil ettiği kesimin yüreğindeki sızı dinmeyecek.