Yıllarca hep birikirdiklerini kent kent gezerek, her mecliste kendisine yöneltilen mikrofonlara konuştu. İçini kabartan öfkeyi ya da hüznü ne bulursa yazdı... Gözleri doldu, taştı çoğu kez... Saklamadan içindekileri coştukça anlattı, anlattıkça coştu. Yanıbaşında, omuz omuza olduğu Hrant’ı dağ gibi devirdiklerinde kapı önünde... Sesine daha bir isyan kattı, yükünü daha da çoğalttı...
Geçen hafta... Stüdyoda... Adana ağıdından bir parçayı paylaştığında bizimle, sesi de gözleri de bir sessiz ve kinsiz elbiseyi giymeye uğraşıyordu...
1909 Adana olaylarını anlatan bir ağıtmış. O yıllarda asker kaçakları ile mücadele eden ordu, elinden beş asker kaçağını kaçırır. Çember altındayken hem de... Bozguna uğrarlar ya, bu bozgun İstanbul’a „isyan” olarak duyurulur. Aynı sene Adana’da 5 askerin yarattığı „bozgun” 30 bine yakın Ermeninin katliyle bozulur...
Hayat tarumar...
Sevag Balıkçı’nın haberi var gazetelerde, hikayesi dolanıyor dilden dile... Her Türk’ün asker doğduğu, geri kalanının da kendini Türk gibi, asker gibi hissetmeye zorunlu olduğu memlekette „adam ocağı” askeriyede, geçen sene, üstelik 24 Nisan’da şakayla karışık bir kurşunu nhedefindeydi Sevag...
Hrant’ın ölümünden sonra „Ben de Ermeniyim” dedik hepimiz. Ama birileri ki sayıları günbe gün artmakta „biz de Ermeniymişiz” diyerek, hikayesinden minik bir parçayla düştü köklerinin peşine... Ermeni mezarlıkları onarılıyor, kiliseler restore edilip ayine açılıyor... İyi şeyler... Sevag’lar 24 Nisan’da öldürülüyor, Dink Davası sonuçsuz bırakılıyor; kötü şeyler...
İsyan bazen bir şarkı olmaktan çıksın istiyorsun...
Zamana yayılan her şeyden alabildiğine kaçıyorsun...
Vadeli yaşam mı olur? Güzel şeyler için tarih mi düşülür?
Bu ülke şarkısındaki ahengi kaybetmiş; ya da... iddia edildiği gibi o ahenk hiçbir zaman yaşanmamış.. Hep kırım varmış, hep kıskançlık, hep mağduriyet... Yaban otları yiyerek hayatta kalmaya çalışan karnı şiş çocukların fotoğrafları hep çokmuş aslında...
Görmek için göz lazımmış...
Anlatmak için söz...
Estukyan’ın Hay Hikayeleri’nden birinin adıdır; Vehanuş Üçlemesi.
Vehanuş İstanbul’dan kalkar, çocuklarının yanına Amerika’ya gider. Oğulları, gelinleri, torunları... Kendine ait bir yaşanmışlık olmayınca, „geri dönmek için gerekçe toplar.” İstanbul’dan ABD’ye gidişin olduğu bölümde, bir uçurum halden bahsedilir. „Uçurumun dibindeki ve ucundaki muhtemelen daha yakındır birbirlerine...”
Ahh sevgili Pakrat,
Muhtemel ötesi bir yakınlıktır uçurumun dibindeki ve ucundaki arasında yaşanan...
Ne yapacaktır Vehanuş?
Dönmese geriye, bütününe hakaret değil midir çektiklerinin? Sarılmasa bu topraklara, sığınmasa dualarına... Sahipsiz mi bıraksın sevdiğinin gözleriyle yaşadığı bu kenti...
Ki onu da sen söyledin:
Gözüne kurban olayım, diye bir söz vardır Ermenice’de…
Oğlunu uzunca zaman göremeyen annenin, oğlunun arkadaşına ettiği laftır: Oğlumu sen gördün ya, onu gören gözüne kurban olayım, diye...
O an diyemedim ama Kürtçe’de de bir söz vardır: Sebra dılemin, sebra malamın...
Evimin ve yüreğimin sabrı der, Kürt erkeği kadınına...
Sen ise sevgili Pakrat; ahh bu İstanbul’un, sekiz köşeli şapkanla Harput’un, ayağının tozu ile Dersim’in, Suşehri’nin, Sivas’ın, diline dolanan ağıdıyla Adana’nın...
Ah sen de ot yiye yiye şişirdiği karnıyla övünen bu memleketin sabrısın...