YTÜ Öğretim Üyesi Dr. Evren Balta Paker, AKP’nin orduyu hakimiyetine alamadığı dönemde „iktidarına mal olabilir“ diye çatışmayı yükseltmediğini, ancak bu tehdidi bertaraf ettikten sonra askeri çözüme yöneldiğini söyledi. „Sözleşmeli er ve süper valiler“ uygulamasını eleştiren Paker, „AKP yeni bir yol denediğini iddia etse de Kürt sorununu çözümsüzlüğe itiyor“ dedi.
Kürt sorununun şiddetle değil, diyalog ile çözülebileceği konusunda toplumun büyük bir bölümünde mutabakat sağlanmışken AKP Hükümeti  90’lı yılları hatırlatan şiddet politikalarına dönüş yaptı. Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Evren Balta Paker, hükümetin Kürtlere karşı ‘yeni savaş konsepti’ne ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Kürt sorununun çözümü konusunda Türkiye’nin, İran ile işbirliğine giderken içeride güvenlik politikasında sözleşmeli er ve süper vali gibi yeni yapılar kurduğunu görüyoruz. Bu ne anlama geliyor?

Özel yetkili valilik sistemini Türkiye’de OHAL’in olağanlaşması olarak değerlendirmek gerek. Biz 90’lı yılarda olağanüstü hali yaşadık, ama o dönemde olağanüstü hal mekansal olarak sınırlıydı ve geçiciydi. Ama bu düzenleme ile birlikte istisnanın kalıcılaştığına ve yaygınlaştığına tanık olacağız. Bakın aslında bu bütün dünyada 2000’li yıllarda olan bir şey. 11 Eylül sonrasında kalıcı bir güvenlik devleti en gelişmiş liberal demokrasilerde bile inşa edilmeye başlandı. Bu yeni tipte güvenlik devletlerinin en temel özelliği de her kademede, yerel ya da merkezi düzeyde, yürütmeyi güçlendirmesi, temel erk konumuna getirmesi.

Yürütmenin güçlendirilmesinin ne anlama geldiğini biraz açabilir misiniz? Güçler dengesinin sona erdiğini mi anlamalıyız bundan?

Böyle de ifade edebiliriz. Çatışmalı ya da çatışmasız toplumlar olsun seksenli yıllardan itibaren yaşanan neoliberal dönemin temel özelliklerinden biri özellikle ekonomi alanında hızlı karar alabilen, güçler dengesi sistemi ile yavaşlatılmayan güçlü teknokratik iktidar odaklarının kurulmasıydı. Bu eğilim güvenlik alanında 11 Eylül’den sonra iyice hız kazandı. Aslında pek çok başka faktör de sıralayabilirsiniz bu dönüşümün nedeni olarak, ama sonuç olarak ortaya çıkan şey yürütmeyi elinde bulunduran siyasal iktidarların o iktidarı tırpanlayacak diğer tüm kurum ve toplumsal güçleri zayıflatması oldu. Bu dönemde artık seçim süreçleri yürütmeye kendi demokratik karakterini kazandıran yegane özellik olarak görülmeye başlandı. Seçimle başa geçen ve hızlı, etkin karar alma mekanizmalarını kullanmak isteyen bu siyasal iktidarlar ordudan medyaya kendi erklerini kısıtlayacak ya da denetleyecek herhangi bir gücü karşılarında görmek istemiyorlar. Bu iktidarlar demokrasiyi icra eden temel kurum olarak kendilerini görüyorlar. Son on yılda Türkiye’de yaşanan sivilleşme tartışmalarını da böyle okuyabilirsiniz. Bütün dünyada eş zamanlı olarak demokrasi kabuk değiştiriyor. Tabii bu dönüşümün her ülkede kendine özgü dinamikleri de var.

Aynı denetimsizliğin son dönemde tartışılan profesyonel ordu meselesinde de geçerli olacağını düşünüyor musunuz?

Elbette ilişkisi var. Profesyonel ordular yine sadece Türkiye’ye özgü değil. Bütün dünyada devletin kendi vatandaşlarıyla kurduğu ilişkinin yapısal olarak değişmesinde çok önemli bir uğrak noktası olduğunu düşünüyorum. 20. yüzyılda devletin şiddeti örgütlemesinin bir dizi temel parametresi vardı. Bunlardan birisi içeri ve dışarısı arasındaki keskin ayrımdı. Yani uluslararası savaş ve vatandaşların iç denetimi iki ayrı şiddet örgütlenmesi üzerinden yürütülüyordu. Ordu dış müdahale ve uluslararası savaşın aracıydı, polis de iç denetimin. Her iki kurumda bu ayrımı yansıtacak şekilde örgütlenmişti ve farklı düzenlemelere tabiydi. Bir diğer temel parametre ise mecburi askerlik ya da yurttaş ordulardı. Bu yeni dönemde her iki parametrenin de değiştiğini görüyoruz. Bir kere iç ve dış arasındaki keskin ayrım artık kurumsal olarak ortadan kalkıyor. Uluslararası savaşlar bile birer uluslararası polis operasyonuna dönüştürülmüş durumda. Üstelik uluslararası savaşlar artık temel tehdit değil. Baktığınızda dünyada hali hazırda yaşanan çatışmaların yüzde 95’i iç savaş şeklinde. Soğuk savaşın da sona ermesinden sonra devletler dışarıdan gelecek tehditlere karşı ülkeyi koruyacak güçlü ordular beslemeye gerek duymamaya başladı.

Bu dönüşümün ikinci ayağı olan yurttaş ordulara ne oluyor?

Bu noktada da doksanlı yıllarda başlayan ve 11 Eylül’den sonra iyice bir ivme kazanan bir değişim süreci ile karşı karşıyayız. Mesela şu anda Avrupa Birliği’ne bakarsanız sadece 6 ülkede zorunlu askerlik uygulaması kalkmamış durumda. Kıbrıs, Yunanistan, Avusturya, Danimarka, Finlandiya ve Estonya. Bütün bu ülkelerde hali hazırda zorunlu askerliği kaldıralım mı diye konuşuyorlar. Aslında zorunlu askerliğe devlet ve vatandaş arasındaki bir sorumluluk ilişkisi olarak bakabilirsiniz. Yani devlet vatandaşına sen gidiyorsun benim adıma savaşıyorsun, savaşta ölüyorsun ve ben sana karşılığında belirli haklar veriyorum diyordu. İyi ya da kötü bir sorumluluk ilişkisiydi bu. Mesela aslında şehit olma durumunun politizasyonunu da bir denetim ilişkisi olarak okuyabilirsiniz. ‘Biz şehit olmak istemiyoruz’ ‘çocuklarımız savaşa göndermek istemiyoruz’, ‘çocuklarımız savaşta ölmesin’ demek de bir sivil denetimdir. Ve siyasal iktidar eğer birilerinden canını vermesini istiyorsa, bunun nedenini anlatmak zorunda. Yani ‘niye ölüyorlar’, ‘niye savaşa gitmek zorundalar?’, ‘biz bu savaşı niye yürütüyoruz?’ bunu anlatmak zorunda. Eğer profesyonel yaparsanız orduyu ne olur? O zaman parasını verdiğiniz kişi ölür. Anlatma sorumluluğunuz büyük bir oranda ortadan kalkar. Ya da en azından toplumsal tepkiyi denetim altına alırsınız.

Türkiye’de nasıl olacak?
Türkiye’de zaten profesyonel askerlik uygulaması 1986 yılında Uzman Erbaş alımına dair yapılan düzenleme ile başlamıştı. Ama bu düzenleme daha ziyade teknik personeli içeriyordu. 2007 yılında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ ‘terörle mücadele’nin profesyonel ordu ile yapılacağını açıkladı. 2008’den itibaren de jandarma komando tugaylarına uzman erbaş kadrosu üzerinden profesyonel asker alımları başladı. Ama bu kadronun hem şartları hem de ayrıcalıkları duruma tam olarak uymuyordu. Şu son dönemde konuşulan ise yeni bir düzenleme. Sözleşmeli Er Statüsü ile TSK’nin ihtiyaçları doğrultusunda sayıları 30 ila 60 bin arasında değişecek asker alınacak. İlk aşamada her biri 5 bin kişiden oluşan 6 komando tugayının tamamının profesyonel olması planlanıyor. Bunlar Hakkari, Siirt, Tunceli ve Şırnak komando tugayları. Bu durumu ordunun sivil denetime tabii hale gelmesi, yerelde sivil otorite olan valilerin güçlendirilmesi ile de bağdaştıracak olursak çatışmanın sivilleşmesi konusunda tamamen yeni bir paradigma ile karşı karşıya olduğumuzu iddia edebiliriz.

Polis de bu yeni dönüşümün önemli bir ayağı değil mi?
Evet elbette. Çatışmanın artık askeri değil polisiye bir operasyon haline dönüşeceğini söyleyebiliriz. Yine hükümetin açıklamalarına göre özel harekat polislerinin sayısı arttırılacak ve polis timleri ağır silahlarla donatılacak. Özel yetkili valiler de polis ve sözleşmeli erlerden oluşan jandarma birlikleri arsında çıkabilecek koordinasyon sorunlarını çözmede yetkili olacak. Yani hem koordinasyon sorunlarını çözmeyi, hem sivilleşmeyi, hem yerelleşmeyi, hem profesyonelleşmeyi içeren çok boyutlu bir dönüşüm bu.

Bu dönüşümün toplumsal sonuçları nasıl olacak?
Askeri kontrole kıyasla ‘çatışmanın sivil kontrolünü kendi içinde daha iyi bir durum’ olarak değerlendirenler olabilir. Bu durum tam da AKP Hükümeti’nin „demokrasiden taviz vermeden terörle mücadele“ diyebilmesini mümkün kılıyor. 90’lı yılların en önemli sorunu aslında çatışmanın yükselmesiyle birlikte askerin siyasal alanı da ele geçirmesi olmuştu. Bu zaten literatürde sıklıkla tekrar edilen bir bulgu, yani bir ülkede iç tehdit varsa, ordunun sivil denetimi mümkün değil, hatta tam aksi genel kural. Şimdi AKP Hükümeti ordu ile çatıştığı dönemde ve orduyu tam olarak hakimiyetine alamadığı dönemde çatışmayı yükseltmeyi tercih etmedi, çünkü bu kendi iktidarına da mal olabilirdi. Ama ordunun artık sivil denetime tabii olması ve çatışmanın kontrolünün bu yeni önlemlerle sivilleşmesi bu tehdidi bertaraf etmiş gibi gözüküyor. Bu da AKP Hükümeti’ni askeri çözüm konusunda daha cesur yapıyor. Yani aslında son on yılda ordu ve AKP arasındaki çekişme Kürt sorununda bir yumuşama yaşanmış olmasının önemli nedenlerinden biriydi. Şimdi bu çekişmenin siviller lehine sona ermesi, ‘bir de sivil yönetimdeki çatışma olasılığını deneyelim’ diyen bir söylem ortaya çıkardı. ‘Askeri olasılık denendi, olmuyormuş’ deniyor, ama benim kanaatim AKP Hükümeti ‘biz başka bir şey yapıyoruz’ diye düşünüyor. ‘Biz demokrasiden taviz vermeden bu işi yapacağız’ diye iddia ediyor. Ancak önümüzdeki süreçte bunun böyle olmayacağını göreceğiz. AKP yeni bir yol denediğini iddia etse de Kürt sorununu çözümsüzlüğe itiyor.

Peki, AKP Hükümeti’nin ifade ettiği gibi demokrasiden taviz vermeden çatışmayı sürdürmek mümkün mü?

Başka ülkelerin deneyimi gösteriyor ki özellikle sözleşmeli er kullanımında askeri ya da sivil denetim sağlamak çok güç. Bir devlet politikası olarak ayrımsız şiddet kullanımını açık ya da örtük desteklemiyor olsanız dahi, sırf sözleşmeli er kullanımın yapısal koşulları denetimsiz bir şiddetin önünü açacaktır. Sırf Kara Kuvvetleri Komutanlığının sözleşmeli erlerde aradığı şartlara bakarsınız bunu anlayabilirsiniz. İlkokul mezunu olmak, bekar olmak ve en az 3 en fazla 10 yıl görev yapmak. Bu kişiler dolayısıyla şiddete eğilimli, son derece milliyetçi, hayatla başka toplumsal bağları olmayan, hayatta şiddet dışında başka yollarla varlık sağlama imkanı olmayan kişiler olacak. Bunun aksi mümkün değil. Bu kişilerin temel hedefi ölmeden 10 yıl sınırda kalmak ve gerekirse sınırda yasadışı yollarla zengin olmak olacak. Nitekim 10 yıl çalışırsanız ikramiye ve özel güvenlik şirketleri ya da hapishanelerde iş güvencesi ile merkeze geri dönebileceksiniz.

Yeni cinayetler dahil suçlardan sakınılmayacak...
Her açıdan toplumsal sonuçlarının vahim olduğunu tahmin edebileceğiniz ve zor kontrol edebileceğiniz bir gücü kurmuş oluyorsunuz. Başka bir kategori ama Irak’ta profesyonel askerlerin karıştığı suçlar akıl almaz boyutlardaydı. İşkence, tecavüz, soygun, hırsızlık, kaçakçılık. Bu suçlar ABD hükümetinin devlet politikası değildi, ama denetim de sağlayamıyordu. Neticede bu askerler ABD’nin kendi hedeflerine de zarar verdi. Şiddeti kendi içerisinde kendi mekanizması olan ayrı bir varlık olarak görmek ve yerelle girdiği etkileşim üzerinden değerlendirmek lazım. Sözleşmeli erlerin yerel yapılarla etkileşimlerinin hükümet politikalarından, makro aidiyet ve çatışmadan bağımsız pek çok farklı şiddet biçimine de kapıyı açacağını görmek lazım kısacası. Bir de AKP’nin demokrasiden taviz vermeden çatışmayı sürdürme perspektifine dair şunu söylemek lazım, biz artık 90’lı yılların demokrasisinden bahsetmiyoruz. 90’lı yıllarda bütün dünyada insan hakları en canlı günlerini yaşıyordu, bugün küresel iklim de değişti.


EVRİM KEPENEK/SADIK TOPALOÐLU - DİHA/İSTANBUL