Uzun zamandır beklenen Rakka operasyonu resmen başladığı açıklanmasa da, aslında fiilen başlamış durumda. Suriye iç savaşı ardından DAİŞ’in eline geçen Rakka bugün PYD’nin öncülük ettiği Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin kuşatması altında. Şehrin etrafında birçok yerleşim kısa sürede SDG’nin denetimine geçti. DAİŞ’in başkenti olarak anılan şehrin alınmasının ardından DAİŞ’in ciddi bir güç kaybına uğrayacağı muhakkak. Bu nedenle bu kuşatma kendi coğrafyasının dışında çok geniş bir alını çok yakından ilgilendiriyor. Erdoğan iktidarının tüm çabalarına karşın, ABD yönetiminin SDG’ye ağır silahları da içerin çok sayıda askeri mühimmat yardımı yapması da bundan. 

ABD yönetimi bu kararı ile sadece SDG’ye silah transferi kararı almadı. Aynı zamanda hem “stratejik” müttefiki (Erdoğan iktidarı böyle adlandırıyor) hem de NATO içinde ortak çalıştığı Ankara’yı bu önemli denklemin dışında bıraktı. Oysa kısa bir süre önce Erdoğan en yakın mesai arkadaşlarını ABD’ye göndererek bu silah transferinin yapılmamasını istedi. Ardından kendisi ABD’ye giden Erdoğan Trump’la 23 dakikalık bir görüşme yaptı. Rakka operasyonunun kendi desteklediği çetelerden oluşan “Özgür Suriye Ordusu” ile yapılması karşılığında kendisinin de her türlü desteğe hazır olduğunu bildirdi. Türk tarafından yapılan resmi açıklamalarda Erdoğan’ın 23 dakika içerisinde birçok konunun yanı sıra YPG’nin “terörist” olduğunu ve “bu güce silah yardımı yapılmasının kendileri tarafından kabul edilemez olduğunu büyük bir kararlılıkla” dile getirdiği açıklandı. 

Erdoğan bu argümanını kendisinin “terörist” ilan ettiği YPG’ye NATO üyesi bir ülkenin silah yardımı yapmasının kabul edilemeyeceği iddiası ile savunuyor. Oysa NATO 25 Mayıs 2017’de aldığı bir kararla DAİŞ’le mücadele eden 28 ülkeden oluşan ve içinde SDG’nin de yer aldığı koalisyona katılma kararı aldı. Kararı açıklayan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “NATO’nun uluslararası koalisyonun tam üyesi olmasına karar verdik. Tüm 28 ittifak üyesi halihazırda koalisyonun üyesi. Koalisyonda olmak, NATO’nun muharip rol alacağı anlamına gelmiyor, ancak bizim terörle küresel mücadeleye olan taahhüdümüze ilişkin güçlü bir mesaj gönderiyor. Aynı zamanda, NATO’nun eğitim ve kapasite inşası dahil siyasi değerlendirmelerde rol almasını sağlayacak” diyerek birliğin ilerde daha aktif bir rol üstleneceğini de ifade etti.

Yani meseleye NATO üzerinden bakıldığında NATO üyesi olması hasebi ile Erdoğan iktidarı, SDG’nin de bir parçası hatta önemli bir parçası olduğu koalisyonun içindedir artık. Bir yandan bu gelişmeler yaşanırken öte yandan Erdoğan’ın her kürsüye çıktığında esip gürlemesi bir çaresizliğin, sona yaklaştığını fark etmenin paniğini de yansıtmıyor mu?

NATO’nun en büyük silahlı gücü ABD’yi SDG’ye silah transferi yaptığı için ülkesini bölmekle itham edecek kadar kontrolü kaybeden Erdoğan’ın bu çabaları iç siyaset malzemesi olmanın ötesine geçmiyor. Her ne kadar Erdoğan ve avenesi bu durumu kamuoyuna “asla kabul edilemez gerekirse onlara da siz yolunuz biz yolumuza” deriz efelenmeleri ile anlatsalar da, bir yandan da ilişkileri güçlendirmenin hesabı içindeler. NATO ile yaşadığı çelişkiler günden güne derinleşen Erdoğan bu durumu düzeltmek için yoğun bir çaba içerisinde. 

Bakmayın siz İncirlik üssünü kapatırız kabarmalarına. NATO’nun 2018’de gerçekleşecek zirvesine ev sahipliği yapmak için kendilerini paralıyorlar.

NATO Sözcü Vekili Piers Cazalet konuya ilişkin olarak Alman Dei Welt Gazetesi’ne “Türkiye geçen haftaki NATO zirvesi sırasında bir sonraki zirveye ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu duyurdu. Ancak davet sadece önümüzdeki yılı ilgilendirmiyordu” değerlendirmesini yaptı. Cazalet’in sözlerine bakılacak olursa Erdoğan 2018 olmasa da başka bir yılın zirvesine talip. Yani iç kamuoyu karşısında her fırsatta esip gürleyen Erdoğan NATO ile ilişkileri bugünden yarına bitireceğe hiç benzemiyor. 

Ancak NATO cephesinde durum Erdoğan açısından pek iç açıcı değil. Başta Almanya, Fransa, Avusturya, Belçika ve Danimarka olmak üzere birçok üye ülke Erdoğan iktidarının “NATO’nun ortak değerlerinden hızla uzaklaştığı” görüşünde. Bu ülkeler böylesi bir zirvenin İstanbul’da yapılmasının Erdoğan iktidarına hak etmediği bir destek olarak yorumlanacağı endişesi içindeler. Bunu da yüksek sesle dile getiriyorlar. Bu nedenle bu ülkeler zirvenin Brüksel’de yapılması konusunda ısrar ediyor. 

Tutzing Siyasi Eğitim Akademisi Öğretim Üyesi Anja Opitz Die Welt’e yaptığı değerlendirmede, “NATO sadece askeri ittifak değil, aynı zamanda bir değerler topluluğudur da. Türkiye son aylarda değerler topluluğundan dev adımlarla uzaklaştı. Bu bakımdan, ortak değerler adına kesin bir mesaj verilmesi doğru olur” diyerek Erdoğan iktidarının uyarılması uyarısında bulunuyor. 

Çok açık ki Erdoğan iktidarı DAİŞ ve Suriye meselesi başta olmak üzere birçok konuda bir parçası olduğu NATO’yla ciddi kopuş yaşıyor. Oysa NATO üyesi olması Ankara’ya hiç de hak etmediği bir önem kazandırdı her zaman. NATO üyesi tek Müslüman ülke olması hasebi ile Batı ile yakın ilişki içinde olan Müslüman ülkeler Ankara’nın bu pozisyonunu fazlasıyla dikkate aldılar. NATO’da Ankara’yı birlik içinde tutarak NATO’nun haçlıların oluşturduğu bir askeri güç olmadığı imajını koruyor.

Öte yandan bu askeri ittifakın bir parçası olmadan kaynaklı birçok avantajı da sonuna kadar kullandı Ankara iktidarları. Soğuk savaş sonrası başta İtalya, Yunanistan olmak üzere NATO’nun kendine bağlı birçok ordu içerisinde oluşturduğu “Gladyo” yapılanmaları tasfiye edilirken Ankara Kürt savaşını gerekçe göstererek bugün “Ergenekon” olarak anılan kendi Gladyosunu korumayı başardı. 

Ancak bugün kurulduğu günden bu yana Kürt inkarı konusunda Batı ittifakının tam desteğini alan Ankara, Kürtlerin yaşadığı izolasyondan daha ağır bir kopuşun eşiğinde.  

Kısa bir süre önce ABD Başkanı Trump’un görüştüğü Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliği ve Bahreyn yönetimleri Erdoğan’ın yakın müttefiki Katar ile tüm diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. Bu ülke ile sınırlar da kapatıldı. DAİŞ’e destek verdiği ayyuka çıkan Katar’ın yeni bir operasyon bölgesi olarak kararlaştırıldığı anlaşılıyor. 

Batı’dan hızla kopan Erdoğan iktidarının DAİŞ’i desteklediğine ilişkin ciddi bir kanat olduğunu da unutmamak gerekir.