Bilindiği gibi son günlerde, 30 yıldır savaş demedikleri, adını bir türlü koyamadıkları "savaş" hızlandı. Kürtlerin tepesine bombalar yağıyor. Hiç ara vermeden dağı taşı, kurdu kuşu, koyunu kuzuyu, çoluk çocuğu aralıksız bombalıyorlar. Gerillayı, sivili, anasının karnındaki masum yavruları… Hepsi de sonbahar yaprakları gibi zamansız toprağa düşüyor. Ve katil hükümet utanmadan “sivilleri vurmuyoruz“ diyor. Toprak doydu ölüme de TC doymuyor. Televizyonlar da, gazeteler de alışılmış nutuklarla vatan için 'öldürmeyi' ve 'kardeş kanı dökmeyi' ilmik ilmik örüyor ve ölümü tekrar tekrar kutsuyorlar.
Nerdeyse hemen her gün anaların önlerine birer ikişer tabutlar konuluyor ve kimse bu ölümleri sorgulamıyor. "Oğlun şehit oldu" ile başlayan bildirimlere tepki verilmiyor. Genelde verilen tepki ise "oğlum şehit oldu, vereceği en güzel babalar günü hediyesini verdi" cümlesi oluyor ve bu insan olanın kanını donduruyor. Hele de "helal sana" naraları eşliğindeki alkışlar… Savaş çığırtkanlarının, "şehitler ölmez vatan bölünmez"leri eşlik ediyorsa, katil ve kurbanlar birbirleriyle halvet olmuşsa. Katil ve kurban; kimse ayıramaz böylesi bir ortamda… Katil yanı başındadır ve ölümü kutsayandır. Aynı kutsamaya kurban yakını da "vatan sağolsun"la eşlik eder. Oysa hiçbir şey giden bir evlattan daha değerli değildir, bilir bunu analar ama susar. Sustukça ölü sevici bir devletten, ölü sevici bir topluma dönüşürüz. Öldürülen mazlumlar Kürt ise "terörist",  değilse kahraman olur. Böyle böyle söylemin şiddeti "kökleri kazınacak", "bölücü örgüt dağılıyor, kamplar yerle bir edildi" yalanları ile sürer gider.
Hiç kimse katilin doymak bilmeyen öldürme isteği ile, mazlumun kendini savunmasını anlayamaz. Katiller saldırıyor, mazlumlar savunuyor. Böylesi bir durumda kuşkusuz savaştan da söz edilemez. Onun için adı konulamaz savaşın. O yüzden "her türlü şiddeti kınama" yarışına girerler bilmeden. Bilenlerinse vaziyeti kurtarma yarışı, yaranma politikasıdır yaptıkları. Bilirler aslında öncelikle mazlum Kürt halkının katil sürülerine karşı kendini ve de halkını onurlu bir biçimde savunduğunu. Yine bilirler ki! Saldırılar karşısında savunma her canlının haklı ve doğal bir refleksidir.
Her yerde ölüm. Evet ölüm, ölüm… ölüm…Yalan, yalan, yalan…
Bu yalanlar en çok anaların canını acıtır.
O yüzden, ölümün acısını en iyi analar anlar. Kürt, Türk, Çerkez, Laz fark etmez; çocukları vurulduğunda anaların yürekleri kan ağlar. Yürekler yanar… O yangın feryat olur figan olur, ağıt olur göğe yükselir. Dili yoktur, kimliği yoktur acının tarifi yoktur. Türk, Kürt ya da Suriyeli acı karşısında analar hep aynıdır. Güney Kürdistan'ın Ranya şehrinde Türk savaş uçaklarının öldürdüğü yedi kişi ve hamile bir ananın terörist ilan edilmesi, pişkinliğin de ötesi bir durum ve doğmamış bebeğin katlinin verdiği acı ‘Anayım’ diyen herkesin canını yakar. Daha doğmamış çocuklarımızı öldürmek için sıraya koymasınlar diye, bağırlarına taş basar barış ister. Onun için, beyaz tülbentlerini  kışlaların önüne atmaya, canlı kalkan olmaya gider. Böylesine yüce bir duyguyu kim taşır? Ne yapar analar el ele tutuşup yavrularını korumaktan başka? Ne duruyorsunuz insanım diyenler? Savaşsa savaş kurallarına bile uyulmuyor, kimyasal kullandıkları anlatılıyor her yerde. Kulakları tıkamakla bitecek mi sorunlar, analar ağlamayacak mı? Böyle sürerse, sıra, Türk, Kürt bir gün size gelmeyecek mi?
Evet! Analar ağlıyor, katiller saldırıyor. Her yer bombalanıyor, dağlar, ırmaklar barut ve kan kokuyor. Yüreğim kanıyor. "Çocuklar ve yaşlılar telaş içinde bugün sıra hangimizde..?" Bekleyecek misiniz, Barış Hemen Şimdi demeyecek misiniz?