Türkiye’de geleceğe dair ütopik bir senaryo olma ötesine henüz geçememiş proje, Rojava’nın üç ayrı kantonunda idari ve toplumsal alanda çok zor savaş koşulları altında örgütlenerek icra edilmeye başlanmasıyla bir bedene kavuştu. Bunu söylerken süreci olmuş bitmiş bir süreç olarak değerlendirmek yerine “bir oluş” sürecinin başlangıcı olduğunun altını çizmek gerekir.
Demokratik Özerklik, hem ulusal/kültürel hem de toplumsal/iktisadi hayata ilişkin bir özgürleşme vaadinde bulunarak, “Nasıl bir toplumsal yaşam ve çeşitlilik içinde nasıl bir birlikte yaşam” sorusuna bir yanıt olmaya çalışmaktadır. Proje iki ayak üzerinden yükselerek hem ulus devlet hem de kapitalizm konusunda yaygın ön kabullerden ve üretilen bilgilerden farklılaşıp bu birbirine bağdaşık iki yapının dönüşümünün nasıl olması gerektiği konusunda yenilikçi araç ve yöntemler sunuyor.
Birinci nokta olarak Demokratik Özerklik, kapitalizmi kendinden menkul ve değiştirilmesi mümkün olmayan bir üretim tarzı olarak ele alan ve kapitalizmin toplumsal hayatın her alanını kapsadığını söyleyen sermaye merkezli tahayyülden farklılaşır. Sermaye merkezci bir ekonomik bütünlük tahayyülü bizi, ekonomik rejimin topyekûn dönüştürülmesi sonucuna götürür. Halbuki ev içi emek, kayıt dışı iktisadi faaliyetler, çeşitli dayanışmacı topluluk ekonomileri gibi görünmez kılınmış kapitalizm-dışı aktiviteler söz konusudur. Bu alanlarda, tekelci kapitalist faaliyetlerin daraltılması maksadıyla, kapitalizme rağmen ve ona paralel alanlarda çeşitli dayanışmacı cemaat ekonomilerinin inşa edilmesinin mümkün olduğu fikri, Demokratik Özerkliğin bir ayağını oluşturuyor.
İkinci bir nokta olarak Demokratik Özerklik, ulus devletin kendinden menkul ve bütünsel bir yapı olduğu fikrinden uzaklaşır. Devletin müstakil ve bütünlüklü bir yapı olduğu varsayımı üzerinden inşa edilen özgürlük fikri, ancak devletin bütün kurumlarıyla bertaraf edilmesi durumunda mümkün olur, çünkü böylesi topyekûn terbiye edici bir devlet kurgusu kimseye özgürleşme alanı bırakmaz. Demokratik Özerklik, devletin bir anda ve toptan bertaraf edilmesinden çok idarenin temel mekanizmalarının yerelleştirilmesi ve yetkilerin toplumsallaştırılması suretiyle demokratikleştirilmesini önermektedir.
Neden özerk, neden demokratik?
Demokratik Özerklik fikrinin “demokratik” ayağı toplumsal olana tekabül ederken, “özerklik” ayağı bölgesel idari özerkliği çağrıştırmaktadır. Bana göre demokratik olma, siyasi süreçlere yüzeysel bir katılımın ötesine geçen bir şekilde, demokratik katılımın ve özgürlüklerin önünde engel teşkil eden eşitsizliklerin yapısal koşullarının, yani bu eşitsizliklerin simgesel ve maddi kaynaklarının yeniden dağıtımı marifetiyle dönüştürülmesini kapsamakta. Bu da geleneksel iş bölümünün ve toplumsal eşitsizliği doğallaştıran bir biçimde düzenlenmiş toplumsal fark kategorilerinin ve mekansal ayrışmaların dönüştürülmesi anlamına gelmekte. Özerklik ise, yine bölgesel idari özerkliğin ötesine geçen bir şekilde, bu coğrafyada ikamet eden ve çeşitlilikten müteşekkil nüfusun kendi kendini ölçek ve nitelik bakımından nasıl idare edeceğine ilişkin, yani siyasi özerkliğe ilişkin soruları kapsıyor.
Bu anlamda özerklik demokrasiyi yerleştirmenin ve eyleme koymanın mümkünlük koşulunu belirler. Öte yandan özerklik demokrasiye gerekli bir koşul sunarken bu, özerk olan her yapının demokratik olacağı anlamına gelmez. Örneğin, demokratik süreçleri benimsemeyen özerk bir yapı, hiyerarşik ve bürokratik ulus devlet yapısının daha yerel ölçekte bir tezahürü haline gelebilir. Demokratik olma vurgusu, özerklik mücadelesinin sırf dışlanmış tikel bir kimliğin değil, herkesin müşterek eşitlik ve özgürlük mücadelesi haline dönüşebilmesini mümkün kılıyor. Bu anlamda Demokratik Özerklik, meşruiyetini liberal hukukun simgesel ve maddi eşitsizliği görünmez kılarak vaat ettiği soyut/hukuki eşitlik nosyonundan değil, eşitlik ile özgürlük arasındaki kurucu bağı görünür kılarak kurmaktadır. Çünkü maddi ve simgesel bakımdan dezavantajlı olanların aynı zamanda özgürleşme imkanı da yapısal olarak kısıtlanmakta, özgürlükten feragat etme de eşitlikten feragat etme anlamına gelmektedir.
Üç kantondan en büyüğü ve maddi kaynakları bakımından en zengini olan Cizîrê’ye baktığımızda çok farklı alanlarda çeşitli özerk kamusallıkların inşa edildiğinin örneklerini görmekteyiz. Mesela taciz, tecavüz, erken evlendirilme, çok eşlilik gibi kadınlara ilişkin sorunların özerk ‘kadın evlerinde’ (Mala Jin) örgütlenmiş olan kadınlar tarafından çözülüyor olması ya da hukuki alanda devlet mahkemelerini işlevsiz kılan, sıradan insanlardan oluşturulmuş “sulh komitelerinin” davacının ve davalının rızasına dayanarak ve kimi evrensel prensipleri gözeterek davaların neredeyse tamamını çözmeleri gibi…
Rojava Toplumsal Sözleşmesi’ne baktığımızda yerelliği ve evrenselliği aynı anda ifade eden bir dizi maddeyle karşılaşmaktayız. Örneğin sözleşmenin 9. maddesi, bir kanton içinde yaşayan herkesin kültürel çeşitliliğinin siyasi temsilini müşterek güvence altına alıyor: Yerel özerklik icra edilirken bölgeler arasına kalın sınırlar çizilmemiş; anayasal olarak belirlenmiş ilkeleri kabul eden üç kanton dışındaki başka bölgelerin de Rojava’daki demokratik özerk yapılara katılabilmesinin imkanı, sözleşmeye bağlanmış.
Cizîrê’de maddi kaynakların yeniden dağılımı meselesine baktığımızda, Suriye devletinden el konulan geniş toprakların kooperatifler şeklinde örgütlenerek halka dağıtıldığını ve bu anlamda da toplumsal eşitliğin koşullarının yaratılması ve ekonomik kaynaklara erişimin demokratikleşmesi yolunda önemli, özgün bir deneyimin tarihe geçtiğini görürüz.
Sonuç
Rojava’ya ilişkin temel bir noktanın altını çizerek bitirelim: DAİŞ saldırıları sonrasında hem Güney Kürdistan’daki hem de Rojava’daki özerk yapıların uluslararası kuvvetlerin desteği olmaksızın işgalci saldırılara karşı korunaksız olduğunun ortaya çıkması, haklı bir biçimde siyasi egemenlik meselesini her dört parçada farklı biçimlerde varlığı inkar edilmiş Kürtlerin gündemine daha güçlü bir şekilde taşımış oldu. Belki de bu travmatik deneyimler, bizi, Demokratik Özerklik fikrini devlet veya federasyon fikrine karşıt bir yerden konumlandırmak yerine kurulması arzu edilen bağımsız bir devletin demokratik özerklik çerçevesi üzerinden inşa edilebileceğini düşünmeye yönlendirebilir.