Yıllar önce Romanların yaşadığı bir mahalleye kentin en büyük sahil yolu projesi yapıldığında, arsa sahiplerinin umudu kestikleri bataklık bir anda altına dönmüştü... Bataklığa inşa ettikleri ecüş bücüş barakalarda Romanlar (Çingeneler) yaşıyordu, çok çocuklarıyla. Romanlar apar topar çıkarıldı evlerden, zaten “işgaliyeciydiler”, büyük iş makineleri girdi mahalleye ve başladılar bataklığı temizlemeye...
Yıkımdan hemen sonraydı.. Ortasından yol geçen bir ev vardı. Evin yarısı yıkılmış, diğer yarısı taba rengi kadife bir koltukla yolun ortasında kalakalmıştı... Biraz ötede mutfağın bir parçası... Bulaşık tezgahı olmayan bir ev, yerde betonla çevirdikleri bir alan ile artık akmayan suları anlatan paslı borular...
Ve bu manzaranın karşısında iyot kokan deniz...
...
Diyarbakır Cezaevi’ni bilirsiniz, dönemi itibariyle orada yaşanan işkence ve katliamlarla namı dünyada yürüyen... Yıllar sonra o cezaevinin bahçesinin bulunduğu alana okul yapılacağı söylenmişti. Ve babası, dedesi o cezaevinde ölen ve cezaevinin bahçesine gömülenler itiraz etti duruma: “Benim torunum dedesinin kemiklerinin üstünde mi koşacak, oynayacak?”
Üzerinde uzun uzun durulmayı hak eden bir şeydi bu... Zaman geçti üzerinden...
Cizre’yi bilirsiniz, neredeyse 3 ay boyunca sokağa çıkma yasağı altında büyük yıkımın yaşandığı bir yer.. Hani 3 bodrum vardı, içinde onlarca insanın vahşice katledildiği... İşte o yıkımın üstüne, kurtarıcısına kavuşmuş halk için ev yapılacak, çocukları için oyun parkları, bahçeler belki... İçinde koşturdukları odaları muhtemelen yalıtımsız yapacaklar, duyulacak bodrumdakilerin çığlıkları her gece... Su isteyen bir kız çocuğu vardı, “suuuuu...” diye bağıracak bir “mutlu” ailenin çocuğunun düşlerinde. Her gece bir kabus gibi çökecek dikensiz gül bahçesine...
Kısa ve yalın bir kelime: Su!
Uykularına sarhoş panzerlerin sürüldüğü çocuklardan söz etmiyorum bile... Henüz 18’inde “tesadüfen” öldürüldüğü itiraf edilse bile “örgüt üyesi” olmaktan kurtulamayan Sıla’ya gelmedi henüz sıra... Daha bir sürü absürtlüğün konu mankeni edildiği zamanın içinde bu hayat, tam ortasından kırılan tırnak gibi, biçimsiz, tuhaf...
Sarhoş panzerlerin geçtiği sokakların mutlu bir bahçeye doğru gittiğini düşünenler var bu hayatta... Kurtarıcısına kavuşmuşların bahçelerine park ediyor bu zırhlı araçlar... Bodrumlardan gelen çığlıkların üstünde duruyorlar ve mutfak pencerelerinde kadınlar, balkonda çocuklar, dikensiz gül bahçesini koruduğuna inandıkları sarhoş panzerlerin onları kabuslardan da koruyacağına inanıyorlar...
...
Yıl 1962. Gazeteci Eduardo Galeano, Buenos Aires’in güneyindeki işçi mahallelerinden birinde sokakta oynayan çocuklardan birisine, yakında yapılacak seçimle ilgili görüşlerini soruyor. Bacaksız teneke kutular arasında bir iki sıçradıktan sonra: “bu seçim işi çuvallar” ve hemen ardından haykırarak: “burada hepimiz adamımızı bekliyoruz”, diyor.
Beklenen “adam” Peron’du. 18 yıllık sürgünden gelirken ihanet, hüzün ve şiddeti de beraber getirmişti. Ve Arjantin gerçekten tutuştu, kan gövdeyi götürdü...
...
Kurtarıcı temizleyecek her yeri. Dikensiz gül bahçesi istiyoruz eni konu, toplanırken dikenler eh kanayacak birileri... Korkulacak bir şey yok, az sonra gül kokuları ile sarmaş dolaş bir hayatın mutlu mesut çocukları çıkacak sokağa. Ellerinde dini kitapları, başlarında dantel takkelerle minik siyah şalvarları içinde koşturacaklar... Hiçbir kitaba sığmayacak o neşe... Kaşık kadar yüzlerini sımsıkı sıkıştırdıkları beyaz türbanların içinde ağaçtaki elma gibi parlayacak kız çocukları... Necip Mahfuz romanlarındaki “eski” dönem parlaklığı gibi bu sahne...
Beklenen adamın bir kan gölünden çıkıp gelmesi ve geldiği yeri de kan gölüne çevirmesi... Ölümün sıradanlığına alışması herkesin...
Şimdi tam da yarısı zaman tarafından yenmiş bir evin salonundaki o eski kadife koltukta dönüyor dünya. Önünde bir yol yapılıyor, dev makinelerin korkunç sesleri arasında, önünde uzanan denize bakıyorsun. Ne gürültü, ne güneş... Yarısı yenmiş bir hayatın ortasında muzaffer bir kral gibi oturuyorsun. Ajanslar ne diyor, radyolar ne anlatıyor, kameralar kimin peşinde koşuyor, hiç önemli değil bu saatten sonra. Şu manzaranın sürrealliği yeter, olan biteni anlatmaya...