Kırk gün kırk gece süren düğün eğlencelerinin anlatıldığı peri masallarını sever misiniz? Mutluluğun ve keyifli geçen zamanın uzunluğunu vurgulayan her ifade, zihnimizde güzel imgeler oluşturur. Bir yastığa kırk yıl baş koymaktan söz ettiğimizde, uyumlu ve huzurlu geçen bir birlikteliği dile getiririz sözgelimi. Dostluklarla ilgili olarak vefa duygusunun altını çizmeye çalışırken, "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır" deriz. Çok ender yaşanan şeyleri anlatmak istiyorsak, başına çoğunlukla "kırk yılda bir" deyişini yerleştirir, gerçekleşmesini istediğimiz dileklerin "kırk kez söylersek" olacağına inanırız.
Aynı sayı, olumsuz çağrışımları da beraberinde getirebilir bazen: Eski Ahit'in ilk kitabı olan Tekvin'de (Genesis) dünyayı sular altında bırakan tufanın "kırk gün kırk gece süren" yağmurlardan sonra geldiği anlatılırken, afetin zihinlerde yarattığı dehşet duygusu daha da güçlendirmeye çalışılır. Mısır'dan Çıkış kitabında Musa'yı izleyen İsrailoğulları, Sina çölünde kırk yıl gezinmek zorunda kalmışlardır ki, Büyük Perhiz de bu nedenle 40 gün sürer. İsa'nın çöl inzivası da İncil'e göre kırk günlük bir sınanma dönemini kapsamaktadır.
Yargılanan kişinin her durumda sert ve acımasız bir ceza alması isteniyorsa, seçenekler "kırk katır ya da kırk satır" ile sınırlıdır. Binbir Gece Masalları'nda Ali Baba'nın kâbusu olan acımasız haydut çetesini, "Kırk Haramiler" adıyla biliriz. Yaşına yakışmayacak olumsuz davranışlar içine giren kişiler kınanırken, "kırkından sonra azanı teneşirin paklayacağını" söyleyen popüler deyimimizi de unutmayalım.
Sarmısağı gelin ederler, kokusu kırk yıl çıkmaz. Ayının kırk türküsü vardır ama kırkı da ahlat üzerinedir. Değerini küçümsediğimiz insanların "adam olmak için" kırk fırın ekmek yemeleri gerektiğini söyleriz. Titizlik, "kılı kırk yarmak" deyiminde anlatım bulur çoğu kez. Kısacası, üzerinde yaşadığımız topraklarda kırk sayısına vurgu yapan deyimlere, folk masallarına ve kutsal metinlere bol miktarda rastlamak mümkündür. Ortadoğu'da kırk, binlerce yıldan bu yana en çok önemsenen sayılardan biri olarak karşımıza çıkar ki, izini sürmek istediğimizde yazıyı ve sayı sistemini ilk kez kullanan Sümerlere dek uzanmamız gerekir.
Kim olduklarını ve nereden geldiklerini kesin olarak bilmiyoruz; ama bundan yaklaşık 5300 yıl kadar önce Mezopotamya'nın güneyindeki kentlerde yönetimi ellerine geçiren ve bölgenin ilk büyük "federasyon"unu oluşturan Sümerler, yazının kullanımı ve sayı sisteminin geliştirilmesi de dahil olmak üzere, tarihte birçok "ilk"e imza atmışlardı. Eski Yakındoğu araştırmalarının duayenlerinden Samuel Kramer, kendilerini "kara kafalı halk" olarak adlandıran bu gizemli insanların uygarlık tarihine yaptıkları katkıları popüler bir dille kaleme aldığı ünlü kitabına, bu nedenle "Tarih Sümer'de Başlar" adını vermişti.
Mezopotamya'nın Fırat ve Dicle tarafından sulanan geniş toprakları üzerindeki Eridu, Uruk, Sippar, Nippur, Şuruppak ve Ur gibi büyük yerleşim merkezleri, hızla yeşeren Sümer kültürüne ev sahipliği yaptılar, İ.Ö. 3200'lerden itibaren. Sulama kanalları ve sabanın ilk kullanımını da içeren teknolojileri, tarımın yaşadığı büyük sıçramaya zemin oluştururken, hasatta yaşanan bolluğun getirdiği zenginlik sayesinde Sümerler, Bronz Çağı'nın ticaretinin gelişmesinde de büyük rol oynadılar. Böylesi bir kent planlaması ve güçlü ekonomi, doğal olarak arka planında aynı oranda göz kamaştırıcı bir kültürün varlığını gerektiriyordu ki, Mezopotamya ve Yakındoğu'da o ışıltılar bilinen tarihin en eski evrelerinde bile hiç eksik olmadı; izlerini, Sümer'den en az 7 bin yıl eskiye dayanan Göbeklitepe başta olmak üzere, bölgenin birçok yerinde bulmak mümkün.
Islak kil tabletler üzerine kamış kalemlerle atılan basit çentikler üzerine kurulu "çiviyazısı" dediğimiz sistem, Sümer'in sahip olduğu kültür mirasını ve bu mirasın nasıl verimli kullanıldığını sergileyen yazılı belgeleri olanca çarpıcılığıyla "okumamızı" ve değerlendirmemizi sağlıyor bugün. Onbinlerce tabletten oluşan o büyük koleksiyonları deşifre eden uzmanların sabırlı çalışmaları sayesinde, Mezopotamya'nın yalnızca ticaret, matematik, teknoloji, siyaset ve şehirciliğini değil, düşünce ve inanç sistemini de tanıma olanağına sahip oluyoruz. Okudukça ve inceledikçe de, hayranlığımız artıyor.
Gelişmiş bir sayı sistemini ilk oluşturan uygarlık (şu ana kadarki bilgilerimize göre) Sümerler olduğundan, kırk sayısına atfedilen önemin izlerini sürerken ilk bakmamız gereken yerlerden biri, Mezopotamya'nın bu büyüleyici halkının düşünce ve inançları oluyor elbette. Sayıların, Sümer ve onu izleyen uygarlıkların kültür dağarcığında işgal ettiği yerin ayrıcalığını incelemek, bu konuda yeterince fikir veriyor. İlk sağlam veriyi de, Sümer inanç sistemi ve mitolojisinde buluyoruz.
Sümerler, bizim 10 tabanlı sayı sistemimizden farklı olarak, 60 tabanı üzerine kurulu "sexagesymal" sistemi kullanıyordu; yani sayı gösterimi, 60'ın kuvvetlerini temel almaktaydı. Bununla birlikte, hesaplamada kolaylık yaratması için, 10 ve katlarından oluşan bir dizi sayıyı da bu sisteme entegre etmişlerdi. Sayılar, "rastgele" değerler değildi onlar için ve hepsinin "göksel" bir karşılığı, anlamı ya da sembolik önemi vardı. Bu nedenle, çoktanrılı inanç ve düşünce sistemlerinde, ilahi güçler için de birer "sayısal değer" ya da "kutsal sayı" belirlemişlerdi: Sözgelimi, sistemin temelini oluşturan 60 sayısı, panteonun en üst basamağında yer alan gök tanrısı An'a; 50 sayısı da onun oğullarından hava tanrısı Enlil'e aitti. Üçüncü derecede yer alan 40 ise, belki de tarih boyunca Mezopotamya ve Yakındoğu'da en çok saygı gösterilen ilahi figürlerden biri durumundaki Enki'nin kutsal sayısı olarak seçilmişti.
Sümer mitolojisinde Enki, kardeşi Enlil'in statü olarak altında gözükmekle birlikte, hakkında en çok mit yaratılan ve en ilgi çekici tanrı olarak çıkar karşımıza. Adının anlamı, "Yeryüzünün Efendisi"dir; ama bu "efendilik" iktidarını kardeşi Enlil yürütmektedir hiyerarşiye göre. "Suların Tanrısı" olarak adlandırılır ve bu yönüyle Yunan mitolojisindeki Poseidon'un öncülü olarak belirir; ne var ki Sümer kültüründe "sular" doğrudan doğruya "yaratılış" ile ilişkilendirildiği için, Enki aslında "yaratılışı gerçekleştiren bilgeliğin" tanrısıdır ve bu yönüyle Mısır kültüründeki Thoth'u çağrıştırır. Sümer'in ardılı olan Akad (Babil) uygarlığında ona verilen adlardan biri, "Nudimmud"dur; yani "Nesneleri kendi suretinde tasarlayıp yaratan". Bu yönüyle de "maddi dünyanın biçimlendiricisi"dir ve yine Mısır mitolojisindeki bir başka ilahi figürü, Memphis'in yaratıcı/zanaatkâr tanrısı Ptah'ı çağrıştırır. İlk insanı, kız kardeşi Ninmah (Ana Tanrıça'nın ardılı) ile birlikte Enki yaratmıştır; tufanın gerçekleşeceğini haber verip, Ziusudra'ya, yani Sümer mitolojisinin "Nuh"una gemi yapmasını söyleyerek insan soyunu diğer tanrıların gazabından kurtaran da odur. Kısacası, hem gizemli hem de en sevilen ilahi figür olduğu söylenebilir ki onun bu nitelikleri Samuel Kramer'i "Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki" adlı kapsamlı bir kitap yazmaya yönlendirmiştir.
Enki, "40'ın tanrısı" adıyla da anılır Sümer metinlerinde kimi zaman. Bir başka deyişle, ona atfedilen kutsal sayı, mitlerde bazen bir "lâkap" olarak da kullanılır. 40'ın hakkının ona ait olduğunu kanıtlamak istercesine, Sümer rahipleri tarafından ona ithaf edilen "Enki'nin 40 adı" başlıklı bir metin bulunmuştur ki, bu listede sıralanan Enki'ye ait adların, İslam kültüründeki "Esma Ül Hüsna", yani Allah'ın 99 adının, en az iki bin beş yüz yıl daha eskiye ait bir öncülü olarak da değerlendirilebilir.
40 sayısının bütün Yakındoğu'da bu derece yaygın kullanılması ve önemsenmesinin ardında yatan mitolojik/felsefi köklerle ilgili bulabileceğimiz ilk ipucunun, insanlığı koruyan ve gözeten Enki ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Sümer'in bilgelik tanrısının 40 sayısıyla ilişkilendirilmesinin gerekçelerini, net olarak bilemiyoruz. Ancak bu konuda, astronomiyi temel alan bir açıklama ya da varsayım bulunduğundan söz etmek mümkün:
Sümer kültürünü miras alan Semitik Babil uygarlığı, yıldız gözlemciliğine dayalı astronomik hesaplar konusunda, tarihin en parlak geleneklerinden birine sahipti. "Ziggurat" denen gözlemevlerini inşa eden ve kapsamlı gök haritaları çıkaran Babil astronom rahipleri, gökyüzünü üç "şeride" ayırmışlardı: Kuzey gökleri "Enlil Yolu", güney gökleri "Enki Yolu" ve ikisinin ortasında kalan bölge de "An'ın Yolu" adıyla anılıyor; takımyıldızların konumları bu üç parçalı harita üzerinde gruplanarak gösteriliyordu. Güney'in, yani Enki Yolu'nun sınırları içinde kalan bölgede yer alan Boğa Takımyıldızının içindeki Ülker (Pleiades) kümesi, Mezopotamya astronomisinde dikkatle incelenen ve önem verilen göksel unsurlar arasında üst sıralarda yer almıştı her zaman. Ülker, yıl boyunca izlediği "yol" içinde, 40 gün gözden kaybolur (Güneş'in Boğa takımyıldızıyla aynı hizada olduğu günlerde, gündüz aydınlığı içinde gözlenemediğinden ötürü.) Bu süre, Babil kültüründe "Ülker'in sürgüne gitmesi" olarak adlandırılır ve sona erişiyle birlikte parlak yıldız kümesinin yeniden gökyüzünde izlenir hale gelmesi, şenliklerle kutlanırdı. Daha eski Sümer mitlerinde sözü edilen "Enki'nin yeraltı yolculuğu" ile bağlantılandırılmış izlenimi veren bu göksel süreç, 40 sayısının bilgelik tanrısına uygun görülmesinin gerekçesini de açıklayabilir.
Enki, binyıllar içinde Sümer ülkesinin sınırlarını aştı ve bölgenin birçok yerinde, Kuzey Mezopotamya ve Anadolu'dan, Kenan-Filistin bölgesine dek uzanan geniş bir coğrafyada farklı adlarla anıldı. Hakkında bu kadar çok mit ve folk hikâyesine rastlanan bir başka Yakındoğu tanrısı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Elbette, onun popülerliğiyle birlikte, kendisine ait 40 sayısı da bölgenin her yerinde "kutsal sayı" olarak yaygın biçimde benimsendi ve kültürlerin içinde kendine yer buldu. Bugün günlük deyimlerde bile varlığını sürdüren "40 sembolizmi"nin en eski orijini, büyük bir olasılıkla Enki'ye duyulan büyük ilginin içinde saklı.
Elbette, binyıllarla birlikte 40 sembolizminin gelişmesini sağlayan birçok farklı unsurdan da söz etmek mümkün. Sözgelimi, yine Mezopotamya çıkışlı olan ve simyanın da zeminini hazırlayan anlayışa göre, evren 4 temel "element"ten (hava-su-ateş-toprak) oluşur ve bu elementler dört ana yön ile ilişkilendirilir. Her element ve her yön, onlu sistemin "kusursuz sayısı" olan 10'u barındırır ve bir anlamda bunların toplamı 40'ın bütünlüğünü oluşturur. Musevi, Hıristiyan ve İslam kültürlerinde 40'ın bir tür "hazırlık" ya da "olgunlaşma" süreci olarak görülmesini de bu anlayışın uzantısı olarak görebiliriz: Evrenin dört temel elementi ve dört ana yönü içeren bir "bilgelik" yolu gibi. Bu nedenle Musa 40 gün 40 gece Sina dağına çekilmiş ve Tanrı ile haberleşerek talimatları almıştır; İsa yine aynı nedenle Yahuda çöllerinde 40 günlük bir inziva yaşamış ve sonrasında Şeytan'ın "baştan çıkarma" sınavına tabi tutulmuştur; Muhammed'e peygamberlik tebliği 40 yaşından sonra yapılmıştır.
İnsan kültürünün değişim süreçleri, pürüzsüz bir kesintisizlik içinde gerçekleşiyor. Bu nedenle de, incelediğiniz her halkada, bir öncekinin izlerini ya da uzantılarını bulabiliyorsunuz. Bunun en çarpıcı görünümlerine de, sembolizm içinde rastlıyoruz; tıpkı şu kısacık gezintimizde 40 sayısının yaşadığı evrimle ilgili ipuçlarını bulabilmemiz gibi.