Bizi cezaevine götüren taksi şoförü, yerlerde halen moloz kalıntıları bulunan büyük bir düzlüğün tam ortasında yavaşladı ve "burası çarşıydı, inanabiliyor musunuz?" dedi. Sesinde her şeyden büyük bir kırgınlık ve üzüntüyle devam etti "Şurada altı katlı binamız vardı, şimdi yok. Otuz yıllık emeğimiz bir anda gitti."
Obüslerle, havan toplarıyla sonrasında da iş makinaları ile viraneye çevrilmiş kenti dolaşıyoruz. Yıkık bir evin önünde genç bir adam. Yanına yaklaşıyoruz; hem vakur, sapasağlam, dik hem yıkılmış viraneye dönmüş, hem gerekenden fazla söz tüketmeyen hem susuşunda dağları inletecek kadar kederle haykıran... Kızını kaybetmiş yasak sırasında. Yıkıntılardan yaralı kurtulan birisi "kızın vuruldu, öldü, bir binanın bodrumuna gömdük" demiş, ama hangi bina meçhul. "Bu yüzden yıkımı devam eden yerlerden ayrılmıyorum. Belki de çıkar bir yerden, kimbilir?" diyor. Evi de yıkılmış, ailesini getirecek bir ev de bulamamış ama sormasak bunları anlatmayacak. Sadece kızı var aklında, en sevdiği, ilk göz ağrısı...
Tek göz bir ev, evde yaklaşık on nüfus. Ondört onbeş yaşlarında iki erkek çocuk demledikleri çayı bardaklara doldururken, genç anne bir nüfus kağıdını önümüze attı. Oğlu, 19 yaşında, ani başlayan sokağa çıkma yasağı sırasında onlarla terk etmemiş şehri. Bir kaç ay sonra bir haber gelmiş, gidip morgda bulmuşlar, ölü. Kadın, şairin dediğince ömrünün henüz ortasında. Şaşkın, "barış gelecekti, böyle oldu" diyor. Evde beş çocuk daha var. Yüzlerinde, gözlerinde, her yerlerinde derin bir keder...
Bir başka evdeyiz, sokağa çıkma yasağı başlayıp elektrikler ve su da kesilince evlerini ve şehri terk etmek zorunda kalmışlar ailece. Biri hariç. Çocuklarından biri "kalıp evimizi koruyacağım" demiş. Sonra birileri gelip "sizin çocuk çıkmış şehirden, görenler olmuş, merak etmeyin" deyince rahatlamış içleri. Bir zaman sonra annesi rüyasında görmüş oğlunu; annesini alıp morga götürmüş, dar bir koridordan geçirip sola dönmüş ve üçüncü sırada yatanın örtüsünü kaldırmış. O sırada uyanmış anne, evdekileri kaldırıp "hemen morga gidiyoruz" demiş. Gitmişler; aynı koridor, soldan üçüncü sırada yatan oğlu... Gidip bulmasalar, o günün sabahına mezar başına yazdıkları bir numara ile kimsesiz olarak defnedilecekmiş. Sonrası malum...
Ev çok kalabalık, iki kadın oturuyor baş köşede. İkisi de kedere bulanmış, suskun. Yıkıntıların önünde karşılaştığımız genç baba gibi vakur, dik. Yasak kalkıpta şehre döndüklerinde oğlunu bulamamış. Kan örneği vermişler ve yapılan DNA incelemesi sonrasında kimsesiz olarak mezarlığa defnedildiğini öğrenmişler, gittiğimiz gün. O iki kadın ne kadar suskunsa, diğerleri o kadar kızgın, üzgün, şaşkın... "Ne olacak bundan sonra, nasıl olacak? Barış olacaktı, bir arada yaşayacaktık, her şeyimizi kaybettik, suçlu kim?" Yüreklerindeki acıyı susturmak için kafalarındaki sorularla konuşuyorlar. Belli ki biri bir şey desin ama sağlam, inandırıcı bir şey desin istiyorlar. Ama yok. Henüz evin ortasına düşmüş o acıya hiç birimizin ilacı yok...
Burası Şırnak; üç mahalle tümden moloz yığını, diğer mahallelerde yıkım devam ediyor. Her yerde iş makinaları ve bir toz bulutu karşılıyor bizi. Yol, su ve elektrik yok çoğu yerde. İşyerlerinin çoğu kapalı. Saat 22.00’den sabah 05.00 kadar sokağa çıkmak yasak halen. Sokaklarda zırhlı araçlardan başka kimsecikler olmuyor o saatlerde. Kedi, köpek? Gündüz saatlerinde de yok, görmedik hiç. Kuşlar bile firari halen.
Burası Şırnak. Bir yüzü; kolu kanadı kırılmış, umutları harap edilmiş, acıya kesmiş benliği ile yalpalayan, diğer yüzü; bir iki koli bir kaç yorganıyla kente geri dönenleri ile, evlerini onarmaya çalışanları ile, okula yeniden başlayan öğrencileri ile, sokakta elleri birbirlerinin omuzlarında neşeyle şarkı söyleyen çocukları ile, umudun bittiği yerde yeniden yeşerdiğine tanıklık eden, kahırlı kent.