Şehir herkes gittikten, her büyük laf tükendikten sonra kendi gerçek yüzüne dönüyordu. Bu cümleden sonra yüzüme döndüm: yüzümün elimde kalan bölümüne. ‘Şu sıralar yüzüm nasıl?’ diye düşündüm. Kirli sakalım elime geliyordu yüzümü okşadığımda. Elim yüzümde, kirli zamanlara kayıyordu gözlerim.
Tam kayalara dönüyordum, suyun bir koyakta daralarak aktığı zamana. Su gözlerimden kurtuluyor, kendini boğarak gidiyordu. İri gözlerine döndüm, pırıltısı su olmuş gidiyordu. Su kıvrılıp akıyor ve gözlerin ardına düşüyordu. Küçük bir tepenin etrafındayım. Yalana kanan zamanlardan gidiyorum. “Ne güzel şimdi.” Sen söylüyorsun ve gülüyorsun. Elim kayıyor söğüt dallarının arasından başıma değdiği kıyılardan. Yalancıysam ellerden bilirim. Aldanmışsın, dedim. Küçük bir koyakta tutuklusun derinlere kayıyorsun. Tuhafsın, dedim. Kaç zaman sonra yine tuhafsın. Bak bu da Golê Xizir,diyorum. Ağzımda acılık. Küçük adada içtiğim biradan olmalı. Sağımda solumda akan suyun ışıltısına kayıyorum yine. Sağol, diyorsun. Sen de sağol... Bunu niye söylediğini biliyorum. Bu şehir insanı kendine çekiyor, bu şehir insanı acısına, bu şehir insanı inancına çekiyor. Dal kımıldasa nedenini sana sordurtuyor. Bu şehir kanadığı için, seni  düşündürüyor. Şu kayalara tırmanıyor dağ keçileri, diyorum. Gözlerine ilk baktığım zamanların küskünlüğüne alıyorum kendimi. Şu şehrin sularının derin aktığı kaç yerde vardır bu Xizir’ın Gölü?
“Yüz yaşını aşkındı bana gizlerini anlatırken. Beli iyice bükülmüştü, gözleri gözlerimi bulduğunda: Zamanım çok az kaldı, bu bilgiler bende kalacak, diyordu. Sonra yüzü oğluna dönüyor, sesi yalvarır bir hal alıyor, sesi bükülüyordu: He bra he he, sen niye öyle yapmayasın ki, diye sitemini artırıyordu. Oğlu da hep babasını bana anlatırdı. Son zamanlarda babam çekilmez oldu, diyordu. Çok alınganlaştı, çok içi yalnızlıkla buluşur oldu. Gel, diyordu bana, gel de onunla söyleş, sana lazım olur onun anlattıkları. Gözlerine baktım keder kopuyordu. Olur, dedim başımı sallayarak. Ne zaman ama, ona bunu söylemeliyim, yoksa söylememem mi gerekiyor? Kararsız kaldım, eline bir tokat vurup haydi kalk gidiyoruz, dedim.
Üçüncü kat bir binanın küçük odasında, yine küçük bir somyanın üstüne serilmiş yatağında eli göğsünde tavana bakarken buldum.
Merhaba, dedim. Gözlerini tavandan alarak baktı bana. Bu mu, dedi benim için. Bu çook genç, dedi. Hayır, değilim, diyecektim vazgeçtim. Güldüm yalnızca, sevimli yüzüne bakarken. Benim, dedim bekleyişlerine yanıt olmak için. Braa, dedi oğlunu çağırarak. Ne acılar içtik, ne acılar! Öyle sanıyordum ki oğluyla konuşmak istiyordu bütün her şeyi ve ben aracıydım.
Kalbime gömüldüm, en derin yerime. Sen şimdi bu yüz yaşını aşmış adamdan neler alabilirsin ki, dedim kendime. İnsan yaşlanınca demek büzülüyor ha! Güneşte yanan toprak niye büzülmüyor da parçalanıyor? Kalmamalıydım burada. Bana acı veriyor bu yaşlı adam. Bana ne, yaşamdaki değişikliklerden söz etmek varken. Kalkıp gitsem mi, dedim bir kez daha. Düşünce toprağa biri diğerinin yerini alıyordu. Hep birileri bir yerimizi kanatacak.”
Başımı kaldırdım, Zel dağının başında bir bulut ağıp Erzincan tarafına doğru gidiyordu. O güleç gözleriyle burası mı Papazkayalar, bu adı sen mi verdin yoksa, dedi. Bir duydum pir duydum. Kaç yazımda kullandım bilemiyordum. Ben de vermiş olabilirim, dedim. Dudaklarını emdi, gözleri dağlara kaymışken. Ilgımlar sallanıyordu kıyılarında suların. Tatlı sevimli bir esintiyle sularla buluşuyordu. Kaçışım yok, dönüşüm de benim. Karşı kayalar onun yüzüne bakarken benim sırtımdaydı yüzleri. Çok ilginç, insan dağları ardına alınca kendini güvende hissediyor mu? Güvende olmayı çok isterdim.
“Yaşlı adama bakıp anlat, dede, dedim. Sen çocuksun, dedi yüzüme bakarak. Bana bin yaşında bir adam gerek. O beni gelip bulacak, ben onun yüzüne yüzüne söyleyecem, benden genç, benden yaşlı olacak. Yok anlatmayacam o gelmeyinceye kadar. Bu adam beni oyalıyor, diye geçirdim içimden. Birden sözler birer birer dökülüverdi ağzından. Hayret ediyordum. Meğer benimle alay ediyordu bu yaşta. Geceydi, ay vardı dağların üstünde. Sessizlik içinde gidiyordum. Yerle göğün küstüğü zamanlardı. Enseme dokunan soğuk demir. Her Dersimlinin bir Kars’ı vardır. Nereye götürüyorum seni, biliyor musun, dedi Karslı asker? Bilmez miyim, dedim. Gençliğimi almaya, dedim. Elime yapışıp aşağı doğru kaymamı istedi. Kaç, dedi. En hızlı adımlarla. Başaşağı ver kendini. Kaçtım. Rüzgarla gidiyordum. Bir kayanın dibine sokuldum. Sesler geliyordu uzaktan. Sesler beni soruyordu, beni istiyordu. Uzaklardan kan kokusu geliyordu burnuma. Ay ışığı saçlarıma vuruyordu. Gözlerim de sesim gibi kısılmıştı. Bütün zamanlar benim için eğrilmişti. Sesler uzaklaştı, sesler yitip gidince yerimden kalktım. Kan kokusunun geldiği yere doğru gittim... Ayın ışığında bir derin sessizliğe düşmüşlerdi. Baktım bir kez daha, bir daha göremeyeceğimi biliyordum o yüzleri. Belime sarılı kuşağı çıkarıp bağladım ilkin birine. Güçlü adamlardı zaten. Gündüz vuran temmuz güneşi şişirmişti onların bedenlerini. Yolun kıyısına kadar çektim birer birer, sonra başuçlarına taşlar koydum belli olsun, diye yerleri. o kadar çok vurulan vardı ki, kimi kimden ayıraydım. Ne kötüydü kıyım, ne kötüydü insanın kaderinin kana bandırılması. Gözlerim kararıyordu zaten. Daha fazla götüremeyecektim, ellerimi yeniden belime götürdüm düşünceler içinde yoğunlaşırken. Biraz ileride bir köy vardı, gidip haber vereyim bari, diye içimden geçirdim. Adımlarımı zor bela atıyordum. Yavaş yavaş beni oraya götürüyordu ayaklarım. İçimden kusmak geliyordu bu hayata.”
Başımı kaldırdım. İyi ki geldik buraya, dedim. Şimdi yüz yaşında bir adam oldum. İyi ki baktım sana, şimdi içimi aydınlatan bir söyleşi oldu bildiğim. Güldü yalnızca. Sen çok şey istiyordun, bunun farkındaydım. Oysa onca yeniye yetemezdim. Şimdiyse bu zamanın sunusuydu yaşadığımız. Her şey birden bir oluyor. Her şey istemezliğimizden de gelip bulabiliyor bazen bizi. Doğruydu bu hayat bize rağmen olacaktı. Bizse şu kayalara baktığımız gibi bakmaya devam edecektik. Ne yana döneyim?