Türkiye’de “erkler arası” bir savaş yürüyor. Bu çok açık. Sistem partileri birbirleriyle yargı erkini ele geçirmek için amansız bir savaşa girmiş durumda. Muhalefet tarafı, yani “ulusalcısından” “cemaatçisine” ve “Ergenekoncusuna” kadar bir tarafta, AKP’nin yeni Başkanından, TBMM Başkanına, Devlet Başkanından Ordu başkanına kadar “iktidar” diğer tarafta Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimlerini “kazanmak” için akıl almaz bir mücadele yürütüyorlar.
Neden acaba?
Çünkü “yargı erki” halkın egemen olduğu bir erk değil. “Yargı erkini” eline geçiren halkın üzerinde “hegemonya” kurar. Yani TBMM’nin “halk oyuyla” seçilmesi de, şu sıralar büyük sloganlarla pazarlanan “cumhurbaşkanının halk oyuyla” seçilmesi de, bu “seçilenlerin” polisi ve orduyu “yönetmesi” de, eğer “yargı erki” ele geçirilmemişse, mutlak hegemonyada büyük bir delik anlamına gelir. Ama “yargı erkini” de ele geçiren “yasama ve yürütme erki”, bunun başındakini “diktatör” yapar. İşte şimdi Türkiye’de büyük bir “yargı erki savaşı” bu nedenle patlamıştır.
Eğer AKP “yargı erkini”, HSYK seçimlerinde zafer kazanarak elde ederse, Erdoğan, Davutoğlu, Fidan “diktası“ kurulmuş olur. Yok eğer HSYK seçimlerinden ulusalcıların minimal gücünü arkasına alan Cemaat zaferle çıkarsa, bu da “yeni bir vesayet rejiminin” en büyük adımı olur. Yani “iki ucu pis bir değnek” hakimlerin ve savcıların önüne getirilmiştir.
“Erkler arası savaş” ve “yargı erkini” ele geçirme yeltenişleri “çok partili sisteme” geçildiğinden beri yaşadığımız bir maceradır. Ve bu macera hiç bir şekilde demokrasi ile sonuçlanmamıştır. Şimdi HSYK seçimi eşiğinde yürüyen savaş “muhalif yargıç ve savcılarla”, “iktidar yanlısı yargıç ve savcılar” arasında kıyasıya sürerken, halk bu maceranın neresindedir?
O halkın fertlerini yargılayacak, hapse atacak olan bu yargıç ve savcılar şu andaki HSYK seçimleri sonrasında “kimin hizmetine” girecektir? Belli ki “halkın hizmetine” girmeyecekler, ya Cemaatin ya da AKP’nin hizmetinde çalışan “kapıkulları“ olacaklar. Öyle olunca da, hak arayanlar, hakkı gasp edilenler, iftiraya uğrayanlar, tecavüzle mahva sürüklenenler, öldürülenler, ya AKP’nin ya da Cemaat’in “mahkemelerine” mahkum olacaklardır.
O halde sorun şudur:
“AKP’nin ya da Cemaatin, ya da Ergenekonun adaleti” mi, yoksa “halkın adaleti” mi?
İkilem bu da, çözüm ne?
Çözüm “Demokratik Özerklik”. Türkiye, demokratik özerk bölgelerin toplamından ve demokratik ulusun çeşitlilik içinde birliğinden oluşan bir Demokratik Cumhuriyet” olduğu gün, Türkiye’de ne “AKP adaleti”, ne “Cemaat adaleti” ve ne de “Ergenekon adaleti” olmayacak; ama “halkın adaleti” olacak.
Nasıl?
Halk her “demokratik özerk bölgede”, örneğin İzmir “demokratik özerk bölgesinde”, kendi yargıçlarını kendisi seçecektir.
Ortalama “siyaset bilgisi” olanlar, “amma da attın” diyebilir. Atmıyorum. Size Türk “hukuk gününde” yaşananlarla, ABD “Hukuk gününde” yazılan bir kaç satırı karşılaştırmanız için şöyle bir örnek göstermek istiyorum:
“Bu yılki Hukuk Günü’nün teması bizi Amerikan demokrasisinin temel bir değeri üzerine düşünmeye çağırıyor -oy kullanma hakkı ve her vatandaşın oy kullanma hakkını kullanmasının önemi. Tam zamanlı yargıçların yüzde yetmiş üçünün halk oyuyla seçildiği New York’ta, yargıç seçim sürecinin saygınlığı ve güvenilirliğinin leke almaması, halkın yargıya olan güveninin tesis edilmesi için yaşamsal önem taşımaktadır.”
Evet, ABD “eyaletlerde yargıçları halk oyuyla seçtiği için” “kötü” değil, Türkiye gibi ülkelerle birlikte, örneğin bölgemizde karanlık işler yaptığı için “kötüdür.” “Yargıçları halkın seçmesi” konusunda ABD’yi “örnek” almak, namusunuzu lekelemez...
Bürokrasinin adaleti mi, halkın seçilmiş adaleti mi?
Geçtiğimiz gün, Türkiye için bir “adalet günü” idi. Yargıtay tarafından yapılan “tören toplantısını“, bu toplantıda Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu konuşacak diye Adalet Bakanı, Hükümetin Başı ve Devletin başı, hatta bir de Ordunun başı “boykot” etti. Yani bunlar, Türk yargı erkini “boykot” ederek, ona, uydurma bir nedenle savaş açtı.