Yönetmenliğini Ahu Öztürk’un yaptığı “Toz Bezi” filmin oyuncuları Nazan Kesal ve Asiye Dinçsoy, “Aralarında 1990 yıllarda Kürdistan’dan göç eden kadınlarında olduğu gündelikçilerin İstanbul’da yaşadıkları sorunlar çok ciddi. Bunun tek sorumlusu da sistemdir” dedi. 

“Toz Bezi” filmi bugün İstanbul Film Festivali’nde gösteriliyor. Bir kadın filmi olan “Toz Bezi” İstanbul’da yaşayan gündelikçi kadınların hikayesini anlatıyor. Bunu iki Kürt kadın şahsında anlatan yönetmen, özellikle Türkiye’deki sistemin karşısında kadınların çaresizliği ve içerisinde düştüğü duruma dikkat çekiyor. Filmin iki başrol oyuncusu Nazan Kesal (Hatun) ve Asiye Dinçsoy (Nesrin) ile filmin konusu olan İstanbul’da yaşayan gündelikçi kadınların sorunlarını ve Türkiye’de sinema sektörünü konuştuk...

 

Filmdeki Hatun karakterinden biraz bahseder misiniz?

 Nazan Kesal: Hatun, gündelikçi bir kadın. Fakat sosyal olarak bu durumdan hoşnut değil. Çünkü gündelikçi olarak çalışmak istemiyor. Etrafındaki yaşam alanlarını gördükçe, “Biz de insan mıyız“, “Bu da hayat mı?“, “Bunlar böyle yaşıyorsa benim de yaşam mı?“ deyip, çalıştığı  bütün parayı biriktirerek, zenginlerin yaşadığı semtlerde ev almayı hayal eden bir kadın. Güçlü bir kadın, yılmayan bir kadın mücadeleci ve çevresine ayak uydurmayı bilen bir kadın o yüzden de hayatın içinde ezilmeyen hayatın onu savrulmasına izin vermemiş bir karakter.

 

Bu karakter için her hangi bir çalışmanız oldu mu?

Nazan Kesal: Bizim aslında yanı başımızda ve görmezden geldiğimiz insanlar bunlar. Ama bir biçimde hayatlarımızın içine girmiş durumdalar. Bizim sektörde çok ağır olduğu ve fazla çalıştığımız için evimizi başka kadınlara temizletme durumumuz olabiliyor. Bundan dolayı yıllardır gündelikçilerle çalıştığım için onların hayatımın çok içinde hissettim. Onun için de hem insan olarak hem de oyuncu olarak empati kurdum. Dolayısıyla sürekli iç içe yaşadığımız derin bu gözlemleri göz önüne getirerek, Hatun karakterini kabul ettim.

 

İstanbul’daki gündelikçi kadınların yaşamı böyle mi?

Nazan Kesal: Evlere temizlik yapmaya giden kadınların bu işi çokta mesut ve mutlu yaptıklarını düşünmüyorum açıkçası. Düşünseniz birilere kirletiyor ve siz o kirlenmiş şeyleri temizliyorsunuz. Ama yaşamını idame etmek için bunu yapmak  zorundalar. Eğitimi, farklı bir meslekleri de yok. Bir bakımdan mecburlar.

 

Hatun filmde iki kimlik taşıyor? Bir taraftan güçlü görünürken diğer taraftan ise daha silik bir pozisyonda. Neden?

Nazan Kesal: Aslında bu bir bakıma kimlik filmi. Hatun Kürt olduğu halde para kazandığı ortamda ezik olmaması için “Bende sizdenim, farkımız yok” duygusu hissettirmeye çalışan bir kadın. Asimle olmaya doğru giden bir kadın. Bir tarafıyla  dik dururken kendi kimliği ve sosyalitesi üzerinde dik durma hali yok. Kürt olduğu halde “Çerkez”im demesi oportünist bir yönünü gösteriyor. Vicdan ile vicdansızlığı içinde bulunduran bir karakter.

 

Kürtler üzerindeki asimilasyon politikalarının sonucu diyebilir miyiz?

Nazan Kesal: Tabi ki. Çalıştığı kesimlere “Ben Çerkez”im demesi ardından alt komşusunun “Senin annen Kürtçe konuşuyor” sorusu aslında sorunuza çok iyi bir cevaptır. Filmde, bir Kürt daha rahat yaşaması için kendi kimliğine sahip çıkmaması sahnesi aslında Kürt kimliğine karşı toplumsal bir sorunu da eleştiriyor. Bir de iktidarın asimilasyon politikalarına eleştiri de bulunuyor.

 

Bu işçilerin yasal hakları var mı?

Asiye Dinçsoy:  Hayır bunları yasal hiç bir hakkı yoktu şimdiye kadar. Yeni yeni mücadele edip sigorta, güvence gibi hakları almaya başladılar. O da çok zor.

 

Nesrin karakteri daha politik mi?

Asiye Dinçsoy: Aslında filme bakacak olursak Nesrin’in politik olduğunu söylemeyiz. Ancak politik bir ortamdan geldiği doğru. Altı çok çizilmeden filmde o mesajlar veriliyor. Nesrin ailesinden dolayı Kürt kimliğiyle daha barışık. Fakat Nesrin ondan ziyade sınıfsal bir problemi var. Ama aslında bu iki kadınında öyle. Kürtlük meselesi çok önemli hayatlarında. Çünkü birisi zorunlu bir göç ile gelmiş. Diğerininse sınıf atlama derdi var. Çünkü hakim sınıfa geçme Kürt olmaması daha çok kolay. Nesrin biraz kendi acılarıyla boğuşan bir kadın. Eşi terk etmiş, ekonomik sorun var ve küçük çocuğunu büyütme sorunu. Tek başına bunlarla boğuşma durumu söz konusu. Hatun’un ise bir ailesi var, hayatı daha düzenli.

 

Nesrin daha ezik?

Asiye Dinçsoy: Aslında Nesrin’in durumu dramatik. Nesrin biraz ezik gibi görünüyor olabilir ama bu sistemin başarasıdır, Nesrin’in başarısızlığı değildir. Nesrin ve Nesrin gibi kadınlar, daha yenik ve kendi varlıklarını tamamlamıyorlar.

 

Kürdistan’dan 1990 yıllarda zorunlu göçle birlikte İstanbul’a çok sayıda aile geldi. Nesrin içerisinde bulunduğu durum buradaki Kürt kadınlarının dramı mı?

 Asiye Dinçsoy: Tabi ki kısmen öyle. Nesrin’in aslen Dersimlidir. İstanbul’a göç ediyorlar. Bir süre sonra eşi bir gün evi terk edip gidiyor. Eğer Dersim’deyken gitmiş olsaydı, Nesrin böyle olmazdı, akrabaları sahip çıkardı. Ancak metropolün ortasında eşi terk etmiş bir kadın. Buraya da beli bir baskının sonucunda gelmiş. Bir kız çocuğuyla yalnız. Ekonomik olmak üzere bir çok zorlukları var.

Ama bu film, Kürt kadınlarını da aşan bir şey. Bütün kadınların İstanbul’da yaşadığı bir durum.

 

Filme gelecek olursak. Daha önce erkeklerle çalıştınız. Ancak bu filmin ekibi kadınlardan oluşuyor. Ne gibi farklılıklar var?

Nazan Kesal: Sinema sektöründe erkekler var. Yönetmen koltuğunda hep erkekler oturuyor, kadınların sayısı çok az. Yani açıkçası hemcinsinle oynamak ve film çekmek birbirini daha iyi anlamanı beraberinde getiriyor. Biz kadınlar çok güçlüyüz aslında ama bir araya geldiğimizde daha çok güçlü oluyoruz. Bütün ekibinin yüzde 80 kadının olması bütün zorluklara rağmen hiç kimsenin vazgeçmemesi bir önce çekilmesi elinin altına koyması önemli. Ayrıcalıklı bir film. Bir sinerji yarattı. Bundan dolayı da seyirciyi çekeceğini düşünüyorum.

 Asiye Dinçsoy: Bir erkek çekseydi nasıl olurdu bilmiyorum ama yönetmeni olmak üzere ekibinin kadın olması önemli. Bir dayanışma sonucu kadın filmini çekiyoruz psikolojisinde ayrı bir şeyi var bence. Kadın meselesine bir kadının bakması elbette filmin başarısını etkiliyor. Kamera, hikaye, senaryo ve oyuncu bütün bunlar bir bütün olarak filmi etkiliyor.

 

Türkiye’de sinemanın içerisinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Nazan Kesal: Toplum bir travma yaşıyor. Bireyler kendi değerlerinden uzaklaşıyor. Mutlu insan çok az artık. Dolayısıyla sinemada bize  dayatılan bu travmayı unutturmaya çalışması ve düşündürtmeye gişeye yönelik filmler yapılıyor. Böyle bir dönem yaşıyoruz. Ben bunu şöyle olduğunu düşünüyorum: “Hiç bir şey yok, hayat güzel. Bakın böyle güzel filmlerde var, gidin izleyin.”

“Toz Bezi”, gibi bir nitelikli Art House filmlerin sayısı çok az. Berlinale’de iki günde 1200 seyirci filmi izledi. Bu tarz bir filmi Türkiye’de sinemalara koyarsanız ancak bir yılda bulursunuz.  Bu sayıyı bulmak bile çok zor. Bir avuç insan ancak gidebiliyor. Şu anda popüler sinemanın yükselişte olduğu bir dönemdeyiz.

 

Dizi sektörünü nasıl buluyorsunuz?

Nazan Kesal: Hem sinema da hem de televizyonda, ”Sorun yok, hayat güzel böyle devam edin” sloganı var. Bu bana bir şeyleri bastırma gayreti gibi geliyor. Bütün bu dizilerin senaryolarına bakıldığında karakterlerin içini bilerek boşaltıldığını görürsünüz. Birbirbirinin aynısı, fakat farklı oyuncular tarafından oynanan bir sürü dizi var. Ama hepsi aynı şeyi anlatıyor. Seyircinin ezberini bozan, ters köşeye yatıracak, seyirciyi başka bağlamda estetik ve sanatsal olarak ekrana kilitleyecek, bir şey yok. Televizyon diye geçmeyin iyi şeyler yapabilirsiniz ancak bizim ülkede bunlar olmuyor. Seyircisinin algısını değiştiriliyor. Zaten toplumda buna hazır, hemen razı oluyor.  

 

Asiye Dinçsoy: İnsanları televizyonla oyalıyorlar, bir şey vermeden. Çok fazla özendirme var. Özellikle dizilerin konusuna baktığımızda. Hep üst sınıfın anlatıldığı hikayeler, lüks bir yaşam. Böyle bir hayat yok. Seyirci buna özendiriliyor. Tabi başka sektörlerde devreye giriyor. Sana o arabalar, evler, elbiseler satılıyor. Sistem bu şekilde birbirini besliyor. Bu ortamda sanat yapan bir insanın işi çok zor.

Sinema sektörünün de durumu da aynı. Her ne kadar 2000 yıllarında bir yükseliş olsa da şu anda bir düşüş söz konusu.


 Türkiye’de Kürt ve politik sinemacıların karşılaştığı zorluklar nelerdir?

Asiye Dinçsoy: Kürt yönetmenlere bu soruyu sormak lazım. Ama benim gözlemlediğim kadarıyla bir dönem iyiydi. Ama dediğimiz gibi sektör sistemden bağımsız değil. Şartlar ve koşullar değiştikten sanata destek değişiyor. Yahudi meselesinde şimdiye kadar dünyada milyon tane film çekilmiş. Kürt meselesinde baktığımızda çok vaz. Bu mesele ile ilgili çok daha fazla film çekilmesi gerekiyor. Ama nasıl ödenek bulurlar, destek alır mı onu bilemiyorum.  Son dönemlerde sistem istediği şeyleri söylemeyen insanlara destek vermemeye ve hatta sansürlemeye çalıştı.

 

Siz Diyarbakır’da bir dönem tiyatro yaptınız. Şu anda orada insanlar öldürülüyor. Yerleşim yerleri yıkılıyor...

Nazan Kasel: Büyük bir tahammülsüzlük var. o bölgede 9 yılını geçirmiş bir sanatçı olarak şunu söylüyorum: Bunun sonu gelmeli. Bu dünya hepimize yeter. Orada yapılanları hayal bile edemiyorum. Görüntüleri görüyorum. Utanç duyuyorum.  


ALİ GÜLER/BERLİN