Veysi Sarısözen

Önce şu “Büyük Felaket” ve “soykırım” terimleri üzerine birkaç söz edelim.

Ermeni Soykırımının 105’inci yılının da üstü, diğer bütün zorbalıklar gibi, Korona salgını ile örtüldü. Trump Temsilciler Meclisi’nin neredeyse oybirliği ile Ermeni Soykırımını tanımasına rağmen, bir kere daha “terminolojik” diplomasi icabı soykırımı “Büyük Felaket” diye andı.

İktidar memnun. Erdoğan’ın keyfi yerinde. “İşte gördüğünüz gibi biz Ermenilere karşı soykırım filan yapmadık, Trump’ın da dediği gibi Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Rumlara sadece ‘Büyük Felaket’ yaşattık” diye bıyık altından gülüyor.

Böyle bir ahmaklık görülmemiştir.

Amerikalı sana, “Ermenileri Büyük Felakete uğrattın” diyor, seviniyorsun. Buradan “demek ki soykırım suçunu işlemedim” sonucunu çıkarıyorsun. Ahmaklığın böylesi görülmemiştir.

“Büyük Felaket” terimi “Soykırım” teriminin alternatifi değil.

“Büyük Felaket” Ermeni halkının başına gelenleri anlatıyor.

“Soykırım” ise Ermeni halkına karşı işlenen suçun hukuki ifadesi oluyor.

Böyle olunca da ortada bir “suçlunun” olması gerekiyor.

Annesi öldürülen çocuğun durumu “öksüzlüktür”. Çocuğun öksüz kalmasının sebebi “cinayettir.” Cinayeti işleyenin adı “katildir.” Katilin bu suçtan yakayı kurtarması için çocuğun kaza ya da intihar sonucunda öldüğünü kanıtlaması gerekir. Ancak suçüstü yakayı ele veren katilin böyle bir şansı yoktur.

Türk devleti iki milyona yakın Ermeni nüfusunu yok etmiştir. Tek bir belge olmasa bile, suçun kanıtlanması için tek bir soru yeter: İki milyon Ermeni nerede?

Ermeni halkını Osmanlı-Türk devleti “tehcir” operasyonuyla “Büyük Felakete” uğratma suçu işlemiştir ve bu suçun 2. Dünya Savaşı sonrasında formüle edilen adı “soykırımdır.”

Yazının bu kısmında da “yüzleşme” kavramıyla “yüzleşelim.”

Türk devletinin “Büyük Felaketle” yüzleşmesi ve “soykırım” suçunu kabullenmesi mümkün mü?

İlk bakışta mümkün gibi görünüyor. Ama bana sorarsanız mümkün değildir.

Daha doğrusu bu devlet “yüzleştim” diyebilir. Özür de dileyebilir. Ekonomisini yıkmayacak ölçüde tazminat da ödeyebilir. Ama mesele şurada: Yüzsüzlerin yüzleşmesi mümkün değildir. Yüzsüzlükten kastımız bu devletin “ulus devlet” olması, “tek millet” esasına dayanması ve bu devletin ekonomik temelinin “bölgesel emperyalist kapitalizm” olmasıdır.

Böyle bir devletin “yüzleşmesi” yeni bir yüzsüzlük yapmasının başlangıcı olur.

“Ulus devlet” yani tek bir ulusa dayanan, merkeziyetçi bir devlet “milliyetçi” ideolojiyi egemen kılmadan yaşayamaz. Milliyetçi ideolojiye dayanan bir devlet başka ulusları asimile etmeden, edemeyince de soykırımla yok etmeden duramaz. Türk devletinin kurulduğu günden bu yana yaptığı da budur. Ermeni Soykırımını, asimile edemediği Pontus Soykırımı, onu da asimile edemediği Kürt Soykırımı izledi. Bunların hepsi “savaşlarla” bağlıydı Birinci Dünya Savaşı Ermeni Soykırımına eşlik etti. Sevr’e karşı başlatılan milli savaşın ilk adımı Pontus Rum Soykırımı oldu. İkinci Dünya Savaşının hemen eşiğinde, Sovyet komünizmiyle işbirliği yapacağı düşüncesiyle Alevi Kürt halkına karşı Dersim Soykırımı uygulandı. Kıbrıs işgalinin ilk hazırlığı 6-7 Eylül Rum pogromu oldu. Üçüncü Dünya Savaşına ilk adım Kürt soykırımıyla atıldı.

Yüzsüzler yüzleşse bile olmayan yüz iflah olmaz.

Türk ulus devletinin ve milliyetçi ideolojinin temeli bölgesel emperyalist kapitalist “modernitedir.” Doymak bilmeyen Pazar iştahıyla kıvranmaktadır. Böyle bir devlet hangi devletin pazarına göz koyduysa ona karşı düşmanlıkla işe başlayacaktır. Ekonomik yolla ele geçiremediği pazarı, tehdit, iç işlerine karışma ve sonuçta savaşla  zapt edecektir.

Demek oluyor ki, bugün tarihiyle “yüzleşse”, Ermeni halkından “özür” dilese, soykırım anıtı önünde “diz çökse” ve hatta gasp edilen Ermeni mülklerini “tazmin” etmek üzere bir “uzlaşmaya” razı olsa bile, bu defa dönüp bir başka devletin pazarına göz dikecek, o halka karşı şiddet uygulayacak, belki de çok övündüğü “kitlesel imha silahları” yoluyla yeni bir “Büyük Felakete” yol açıp, soykırım suçu işleyecek.

Bütün kapitalist devletler aynı iplikten dokunmuştur. İlk resmi soykırım olan Holokosttan bu yana soykırım suçu kah Balkanlar’da, kah Afrika’da, kah Kürdistan’da bir gün bile durmamıştır.

“Yüzleşme” sorunu elbette önemli bir sorundur. Devletlerin yüzleşmesi ise yüzsüzlüktür. Buna karşılık gerçek yüzleşme şerefi Kürt halkına, onun Önderi Abdullah Öcalan’a aittir. Çünkü devletler “diplomatik” yüzsüzlükle yüzleşirken, PKK, yüzleşmenin programını yapmıştır. Soykırım aygıtı olan “devlet”e kategorik olarak karşı çıkmış, “ulus devletin” yerine “demokratik cumhuriyet”i koymuş, milliyetçiliğin temelini “demokratik ulus” programıyla havaya uçurmuş, küresel ve bölgesel emperyalistlerin Pazar kavgalarına karşı “komünal toplumlara, demokratik cumhuriyetlere, demokratik ulusa dayalı konfederalizmle” soykırım süreçlerinin gerçek alternatifini yaratmıştır.

Şöyle bakalım: 1915 Soykırımına İttihatçılar tarafından alet edilen Kürt aşiretlerinin bugünkü evlatları Rojava’da Apocu programı şimdi hayata geçiriyor ve orada dün aralarına kan giren Kürtler ve Ermeniler, Süryaniler ortak orduda saf tutuyor.

Ve Rojava’da bugün Ermeni taburları demokratik ulusun devrimci muhafızları olarak savaşıyor.

İşte Apocu “yüzleşme” böyle olur. Yüzleşme yüz yüze bakabilmek ve halk düşmanlarına karşı omuz omuza mücadele etmektir.