“Her balıkçının ruhunda ‘şanslı av’ umudu vardır. 

Balıkçıları iyi tanıyanların sık sık şahitlik ettiği gibi 

onlar kumarbazdır ve tedavisi mümkün olmayan iyimserlerdir.” 

Michael Lewis (1)


Girizgâh niyetine:

Ortadoğu gerçekliğine -halifelik rüyası da dahil- kendi siyasal fantezilerini dayatıp dünya liderliği sevdasına kapılan, üç vakte kadar Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılmayı, Sur’u Toledo yapmayı hayal eden “büyük/büyüklük” sevdalısı eril Neo-Osmanlıcı zihniyet için İzlanda gibi “üç karışlık yerlere” ülke/vatan denmez. Hem kibrit kutusu büyüklüğünde, üç yüz bin nüfuslu ülke mi olur(muş)? Ne de olsa, en az üç çocuk yapmaya kodlanmış bir güruh için üç yüz bin ne ki? Neyse ki bu “hadsizler, densizler”, Avrupa Futbol Şampiyonası’nda çeyrek finalde Fransa’ya elendiler de Terim-zede Türk futbol takımının mukayeselerle daha fazla rencide olmasının da önüne geçtiler. 

Futbol bu ya, bir de finale falan çıksalardı, soyunma odalarına kadar girilerek İzlanda’ya kayyum atanması gündeme bile getirilebilirdi. İktidar sarhoşu olup güç zehirlenmesi yaşayan, ülkeyi, bu “huzur adası”nı (2), 7 Haziran seçimlerinden sonra kendi iktidarı uğruna kan gölüne çeviren bu mevcut eril iktidar zihniyeti bu gazla Plüton’u gezegenlikten, yumuşak g’yi alfabeden bile çıkarabilir/di.


Biraz tarih ve coğrafya:

Tarihler 1627’yi gösterirken aslen Hollandalı bir korsan olan, sonradan Cezayirli korsanlara esir düşüp Müslümanlığı seçen ve Osmanlı donanmasına hizmet eden Küçük Murat Reis (asıl adı Jan Janszoon van Haarlem) 15 kadırgadan oluşan filosuyla Cebelitarık’tan geçerek Atlas Okyanusu’nun kuzeyine yelken açar ve Bristol Limanı’nı kendine üs olarak seçip oradan da ta İzlanda sahillerine kadar gider. Ada sakinlerinin “Türk’ün gücüyle tanışma seremonisi” yirmi altı gün sürer.

İzlandalı rahip Oluf Eigilsson, 1628 tarihli kitabının bir bölümünde bu yirmi altı güne dair şu bilgi notunu düşer: “Zalim Türk Korsanları Hakkında Malûmat: 1627 senesinde İzlanda’ya geldiklerinde 300 kişiyi esir edip pek çoğunu da öldürdüler. Bu kitabın yazarı Oluf Eigilsson’u Vestmann Adası’nda tutsak edip Cezayir’e götürdüler. Daha sonra 1628 yılında diğer bazı esirler de fidye verildikten sonra hürriyetlerine kavuştular ve İzlanda Adası’na avdet ettiler.” Bundan sonraki süreçte de benzer seferler düzenlenir İzlanda’ya ve her sefer de benzer biçimde sonuçlanır: Talan, yağma, ganimet… Kadınlar, çocuklar ve sağlıklı erkekler köle olarak alınır ve Kuzey Afrika köle pazarlarına getirilir. IŞİD’in Ezîdî kadın ve çocuklara reva gördüğü muamele gibi.

O tarihlerde yaşananlar dilden dile kuşaktan kuşağa anlatıla anlatıla bugünlere gelir ve rivayete odur ki İzlanda yasalarına göre bir Türk’ü öldürmek suç değildir, 1970’lere kadar. O günlerden bugüne bir sözcük miras kalır: “Tyrkjaranid”; anlamı “Türk baskını”, “insan kaçıran Türk”. Günümüzde de hâlihazırda bir İzlanda Büyükelçiliği yoktur Türkiye’de, ihtiyaç halinde işlemler Danimarka Büyükelçiliği üzerinden yapılıyormuş.

2001 yılında ise Steinunn Johannesdottir’in “Gudda’nın Serüvenleri” adlı henüz Türkçe’ye çevrilmemiş tarihi romanında da bu olaylara değinilir ki roman, İzlanda’da son on yılın en çok okunan romanlarından birisi olur. (3)

Avrupa’nın en büyük buzulu, Vatna Buzulu ülkenin neredeyse % 10’luk kısmını kaplıyor ki çoğunlukla ıssız bir ada olan İzlanda, Avrupa’da insanların yerleştiği son yerlerden birisi. İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’nın en fakir ülkelerinden olsa da, günümüzde en gelişmiş ülkeler arasında sayılır.

Ordusu olmayıp da NATO üyesi olan tek ülke konumundaki İzlanda, soğuk savaş döneminde ABD Başkanı Reagan ile dönemin SSCB Başkanı Gorbaçov arasındaki görüşmelere 1986 yılında ev sahipliği yapar. 

Ada ülkesi olması, doğayla olan ilişkilerine özgün boyutlar kazandırırken bu özgünlüğü 1915 yılında Matthias Thordarson tarafından tasarlanan İzlanda bayrağında da görmek mümkün: Bayraktaki mavi, dağları; beyaz, buz ve karı; kırmızı, volkan ve ateşi temsil eder.


Biraz da futbol:

‘90’lı yıllarda “sütçüler, postacılar, balıkçılardan” oluşan İzlanda takımı, iki binlerde level atlayarak “müzisyen, yönetmen, hentbolcu, diş hekimi”nden kurulu bir takımla arz-ı endam etti Fransa’daki şampiyonada. Birçokları için bu çaptaki bir futbol ülkesinin Fransa’ya gelişi büyük olaydı. Ancak, yakından takip edenler bilir ki bu İzlanda takımı 2014 yılında Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası’na play-off maçında Hırvatistan’a elenerek gidememişti. 

2016 Avrupa Şampiyonası elemeleri için kuralar çekildiğinde Türkiye ile aynı gruba düştüklerinde ise futbolumuzun pirleri tarafından adı “çantadaki keklikler” listesine yazılmıştı da malum, bu “keklikler” grubu lider tamamlamıştı. Ayrıca o dönemdeki Hollanda bahsine hiç girmeyelim şimdi.

108 bin m2 yüzölçümüne sahip bu ülke (yaklaşık olarak Ankara’nın 4 katı, Amed’in de 7 katı)  Fransa’da düzenlenen Avrupa Erkekler Futbol Şampiyonası vesilesiyle hacminin çok ötesinde gündemde yer buldu kendine. Evrensel futbolun ikonlarından CR7 (Cristiano Ronaldo), Portekiz-İzlanda beraberliği sonrası İzlandalıların sevinç gösterilerine bakarak “küçük ülke” yakıştırması yapmıştı alaylı bir ifadeyle. 

Üç yüz binden biraz fazla nüfusuyla bu “küçük ülke” İzlanda, “sahada forma giyen oyuncuların ve tribündeki seyircilerin Game of Thrones oyuncu seçmelerinden fırlamış gibi olması, Kuzeyli ülkelerin, Kuzeyli olmayanlara çekici gelmesi”yle (4) bol romantizm soslu yorumlara mazhar olmuş, sosyal medyada “huzur İzlanda” hastag’leri dahi açılmıştı. Hatta son maçta ev sahibi Fransa’ya ilk 45’likte fena halde teslim olmalarına rağmen (4-0) Ada’daki “Ough” seremonili (balina sesi) karşılanma şovlarıyla gerilimi yüksek dünya gündeminin romantik tarafında yer almayı da başarmışlardı. (5)

Hatırlayalım: Binlerce kişinin ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı 2008’deki küresel finans kapital krizinin merkezinde, hani şu bizi teğet geçen(!), yer alan ülkelerden biri de İzlanda’ydı. Ülkedeki üç büyük bankanın özelleştirilmesinden sonra yolsuzlukların önüne geçilememiş, milli gelirin on katından fazla küresel sermaye güçlerine borçlanan bu bankalar denetlenememiş ve ülke iflasını açıklamıştı. “Ata mesleği” balıkçılıktan finans kapitalin en acımasızı bankacılığa niyet etmenin bedeli ağırdı. İşte bu dönemde futbol, İzlanda için yeni yatırım alanlarından biri olmuştu.

Ülke iflas ettiği halde, iki binli yıllarda başlattıkları futbolda tesisleşme planlarına biraz hız keserek de olsa devam ettiler. UEFA’dan gelen paranın büyük bir kısmını bu alana yatırdılar. Antrenörlük lisansı almak herkese açık hâle getirildi. 2013 yılının sonunda İzlanda’da 165 kişi UEFA A standartlarında, 563 kişi de UEFA B standartlarında lisans sahibiydi. Avrupa’da profesyonel futbol takımları ve altyapılarında çalışmak için UEFA A ve B lisansına sahip olmak şart. Lisans sahibi antrenör sayısı arttıkça, o ülkenin futboldaki başarısı da aynı oranda arttığından futbola yapılan bu yatırım da doğal olarak karşılığını bulmuş oldu. Biz de ise, biliyorsunuz, alt yapı takımları çalıştırıcıları daha çok “atanamayan” beden eğitimi öğretmenleri arasından seçiliyor ve neredeyse asgari ücret karşılığında yapılıyor.

Futbol takımının iki teknik adamı var: Lars Lagerback ve Heimir Halgrimsson. Bir nevi eş başkanlık. Socrates futbol felsefesinin dayanışmacı, katılımcı ve yatay yönetim biçimini benimseyen bu teknik adamlara sözü bırakalım: “Her maç sonunda taraftarlarla taktik tartışıyoruz. Ve resmi açıklamadan yarım saat önce kadroyu yine onlara veriyoruz. Sağ olsun, şimdiye kadar biri bile bunu sosyal medyada paylaşmadı. Garip gelebilir ama bu onların hakkı, bizi sürekli desteklemeye geliyorlar ve futbola dair pek ilginç bilgileri var. Neden faydalanmayalım!” Hem endüstriyel futbola hem bize ne kadar uzak… (6)

“Sol kökenli kulüpler daha teknik, sağcılar ise fiziğe dayalı oynar” önermesinin ateşli savunucusu Arjantinli futbol adamı Cesar Louis Menotti’nin sözüyle noktalayalım: “Sadece futboldan anlayan, aslında futboldan da anlamaz.”


Referans Yazılar:

* İzlanda’nın Yolu, Brian Blickenstaff. http://www.socratesdergi.com/2015/09/09/izlandanin-yolu/

* Küçük Ülke, İnan Özdemir. 

http://www.socratesdergi.com/2016/06/16/kucuk-ulke/

* Geometri Bilmeyen Giremez, Tan Morgül. 

http://www.socratesdergi.com/2016/06/19/geometri-bilmeyen-giremez/


Yılmaz Fırat


Dipnotlar:

(1) ABD’li yazar, 2008 finans krizinde İzlanda’yı ziyaret eder, “Bumerag” adlı kitabında ekonomik krizin İzlanda’daki izlerine değinir.

(2) Coğrafya ve yakın tarih fakiri, T.C. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: “Yanı başımızdaki yangınlara karşın memleket huzur odası olma vasfını koruyor.”

(3) Türk edebiyatında “İzlanda” örneği: “(…) En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendi. Daha yirmi yaşındayken, Tarık Boğazı'nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmişti. O zamanlar Türkeli'nde nâmı dillere destandı. Padişah bile onu, saraya çağırtmıştı. Serüvenlerini dinlemişti. Çünkü o, Hızır Aleyhisselâm'ın gittiği diyarları dolaşmıştı. Öyle denizlere gitmişti ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tümüyle başka bir dünyaydı. Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştı. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale'yi geçerken doğmuştu. Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu, karlardan beyaz karısı acaba sağ mıydı? (…)” Ömer Seyfettin, “Forsa” öyküsü

(4) http://www.socratesdergi.com/2016/06/16/kucuk-ulke/

(5) Bu yazı kaleme alınırken IŞİD’in Bağdat saldırıları, ABD’deki siyahlara yönelik polis baskısı ve çatışmalar, Fransa’daki yeni iş yasasına karşı sürdürülen sokak eylemleri ve grevler ile küresel ısınmanın yol açtığı sel felaketleri, Kürdistan’daki savaş, YPG’nin Minbiç Operasyonu, Abdullah Öcalan’la bu Ramazan Bayramı’nda da yapılamayan aile görüşü, 43 gündür haber alınamayan Hurşit Külter ve İstanbul’daki hava alanına yönelik IŞİD saldırısı gündemde öne çıkanlardı.

(6) http://www.socratesdergi.com/2016/06/19/geometri-bilmeyen-giremez/