Halkımızın, dostlarımızın, sosyalistlerin, demokratların Türkiye’deki bu gidişattan memnun olmayan tüm insanların faşizmi yenilgiye uğratarak tekrardan yaşanabilir bir ülke için Leyla Güven arkadaşımızı ve eylemini sahiplenmesi gerekiyor.

M. ZAHİT EKİNCİ / HAMBURG

Kemal Aktaş ömrünün 27 senesini Türkiye ve Kürdistan cezaevlerinde geçirmiş bir siyasetçi. PKK davasından 22 sene cezaevinde yatan ve tahliye olduktan kısa bir süre sonra KCK davasından yaklaşık beş sene daha cezaevinde kalan Aktaş, bu dönem içerisinde birçok açlık grevine ve ölüm orucu direnişine tanıklık etmiş bir siyasi kimlik. 2011 seçimlerinde Wan’dan milletvekili seçilmesine rağmen tıpkı Leyla Güven gibi tahliye edilmeyerek rehin tutulmaya devam eden Aktaş, yaklaşık 3.5 yıl cezaevinden vekillik yaptı.

Uzun yıllar zindan direnişinde yer alan Aktaş ile DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’in süresiz dönüşümsüz açlık grevine ilişkin görüştük.

 12 Eylül süreci ve KCK davalarının toplamında 27 sene cezaevlerinde kaldınız. Cezaevleri Türk tarihinde nasıl bir role sahip?

Tarih boyunca elbette zindanlar ilk devlet oluşumuyla birlikte kendileri açısından muhalifleri, rakiplerini bu konuda etkisiz ve tesirsiz hale getirmek için, bunları geriletip iradelerini kırarak teslim almak için zindanlar sürekli etkili bir araç olarak kullanılmıştır. Toplumsal muhalefete öncülük eden binlerce aydın, devrimci, filozof cezaevlerinde rehine pozisyonunda tutulmuş, idam edilmiş, uzun süre cezaevlerinde yatırılmış ve sakat bırakılmıştır. Tabi bu uygulamaların sonucunda kimileri teslim alınmış, etkisiz hale getirilmiş ve sistem içine çekilmişlerdir. Ama bir yandan da direnen, teslim olmayan, boyun eğmeyen, her halükarda dört duvar arasında imkansızlıklar ve olanaksızlıklar içinde olmalarına rağmen direniş gösteren kahramanlarında olduğunu tarih bize öğretti.

Türk egemen sınıfları açısından da bu yöntem cezaevlerinde sıkça kullanılmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürdistan’da gelişen başkaldırılara ilişkin tutuklama, sürgün, göç ettirme cezaevlerinde rehin tutma politikaları sürekli kullanılagelmiştir. Bütün uygulamaların hepsi „Türklüğe Hizmet“ Türkleştirme politikası ekseninde geliştirilmiştir. Daha sonra birbirini takip eden darbeler sonrasında Kürdistan’da gelişen devrimci muhalefeti, PKK öncülüğünde gelişen devrimci halk muhalefeti karşısında Tansu Çiller, Doğan Güreş’in müdahalesi, Mehmet Ağar’ın iktidara gelmesi bu darbelerin farklı bir versiyonda devam etmesi anlamına gelmektedir. Tüm bu darbelerin hepsinde muhalifler, sosyalistler, farklı düşünen tüm insanlar ağır işkencelerden geçirilerek cezaevlerine doldurulmuşlardır. Bu devlet 60’lı yıllarda başbakanını astırmış bir devlettir. 71 darbesinden sonra ise Deniz Gezmişleri, Mahir Çayanları ve İbrahim Kaypakkayaları katlederken, diğer yandan da tüm muhaliflerini cezaevlerine tıkamış, bunlara karşı yeni bir ezme politikası hayata geçirmiştir.

12 Eylül askeri darbesi ve sonrasında yaşanılanlar ise bu vahşetin en üst noktaya tırmandığı yıllardır. Bu darbe ile faşizmi kurumsallaştırmak istediler. Dolayısıyla diğer yıllara göre daha amansız, daha vahşi ve katliamcıydı. Sayısal olarak binlerce hatta yüz binlerce insan gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. Fişlenen, sakatlanan, işinden olan yüz binlerce insan oldu. Bu dönemde 53 tane insan bizzat idam edildi.

Bu konuda Amed zindanı başlı başına bir örnektir. Bize dayatılan vahşet politikalarıyla çok amansız bir yönelimle Türklüğü kabul ettirmekti. Yani Kürt kimliğinin ve farklı kimliklerin hepsini red ederek ben zorla Türküm dedirtmek politikasıydı. Bunun için ne araç gereç gerekiyorsa devreye konuldu. Yani aç bırakılmadan, susuz bırakılmadan, insanlara pislik dışkı yedirmeden, fare yedirmeye kadar, işte cop kullanmadan tutalım 24 saat aralıksız işkence tezgahının açık olduğu bir mekana dönüştürüldü. Burada insanların iradesini kırarak, insanları itirafçı, kontralaşmış, davasına, ideolojisine, halkına ihanet etmiş varlık gerekçesi olan öz kimliğini bile inkar ederek Türkleşmiş ve bu anlamda bunun dışında hiçbir şey düşünemeyen robotlaşmış bir insan tipi yaratmak istediler. Dolayısıyla böylesi vahşi ve amansız bir yönelim vardı 80 süreçleri içerisinde.

12 Eylül cezaevi koşuları ile AKP iktidarı dönemindeki cezaevlerini karşılaştırdığınızda neler söylersiniz?

Tabi 12 Eylül döneminde uygulama ve yönelimler daha fazla kabaydı. Bugün eskiden olduğu gibi kaba yöntemlerle işkence edip yok etmekten ziyade, daha sistematik ve inceltilmiş yöntemleri devreye koymuşlar. Fakat her iki durumda da amaç aynıdır. Etkisiz hale getirme, teslim alma ve irade kırmak temel hedeftir. Örneğin cezaevlerini kampüs tarzında yapıyorlar. Tıpkı üniversiteler gibi her şeyin içerisinde olduğu cezaevleri inşa ediyorlar. Hastahanesinden, mahkemesine, yatma yerinden iş atölyelerine ve revirlerini kadar her şey var. Bu kampüslere on binlerce insan sıkıştırılmış durumda. Fabrikalar, iş istihdam alanları kuracaklarına bütün yatırımlarını cezaevlerine yapıyorlar. Deyim yerindeyse Türkiye’nin kendisi açık bir cezaevi konumuna düşürülmüş.

2011 seçimlerinde tutukluyken Wan’da milletvekili seçildiniz. Leyla Güven de aynı durumda. Hakkari’den vekil seçildi ancak tahliye edilmedi…

O zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan siyasete ve hukuka müdahale ederek yargı ve mahkemeyi işlevsiz hale getirdi. „Ben mi bunları aday gösterin dedim. Niye bunları aday gösterdiniz“ dedi. Sanki içerideki insanların seçme ve seçilme hakkı yokmuş gibi yanlış bir algı oluşturmaya çalıştı. Hani ülkede demokrasi vardı! Halk bize güven duydu, benim adıma vekaleten siyaset yapabilirsin dedi. Tüm bunlara rağmen vekilliğimin 3 senesi cezaevinde geçti. O dönem Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ın Anayasa Mahkemesi örneği vardı. Anayasa Mahkemesi o zaman kısmi de olsa hukukun gereklerini yerine getiriyordu. „Bunlar henüz hükümlü değildir. Dolayısıyla seçilmiş insanlardır. Ortada hak ihlali vardır. Bunların görevi yasama faaliyetini yürütmektir. Tahliye olmaları önünde bir engel yoktur“ diyerek, tahliye edilmeleri yönünde görüş bildirdi. Bizde bunu emsal göstererek Diyarbakır’da 9’cu özel yetkili mahkemesine başvuru yaptık. Ve sonuçta Balbay’lardan iki ay sonra ancak tahliye olduk.

Leyla Güven arkadaşımız da bütün bu süreçleri geçirmiş bir arkadaşımızdır. Hakkari halkı tarafından „irademizdir“ diye seçilmiştir. YSK adaylığını kabul etmiştir. Bu kabulden sonra hiç kimsenin hukuka müdahale etme hakkı yoktur. Seçildikten sonra dünyanın hiç bir yerinde bir siyasetçiyi içeride tutma hakkınız yoktur. Bunun hukukla insanlıkla izah edilebilir bir yönü yoktur.

Leyla Güven’in süresiz dönüşümsüz açlık grevi 100 günü geride bıraktı. Bu açlık grevi hakkında neler söylemek istersiniz?

Leyla Güven eylemiyle, Kürt sorununun çözümsüzlüğünde yaşanan tıkanmayı aşmak, kan ve savaştan beslenen bu genel siyasetin önüne bir baraj çekmek ve bunu deşifre etmek istiyor. Bunun yanı sıra üzerimize bir karabasan gibi çöken bu faşizan saldırganlığı engellemek, Kürt halkına karşı dayatılan imha ve inkar politikası önünde bir set oluşturmak istiyor. Leyla Güven  tek bir talep ile yani Başkan Apo’nun üzerindeki tecrit politikasının ortadan kaldırılması için açlık grevine başladı. Başkan Apo’nun önünün açılarak tekrar siyaset yapması gerekiyor. Bunun içinde tecridin mutlak bir şekilde kırılması gerektiğini belirtti.

Bu eylemi aslında biz dışarıdakilere de bir eleştiridir. Kendisi yoğunlaştı. Dönemi iyi kavradı ve ne yapması gerektiği konusunda tarihsel bir adım attı. Dışarıdakilere sıradan eylem biçimleriyle Başkan Apo üzerindeki tecridin kırılamayacağını kendisi iyi anlamış durumda. Herkesin bunun etrafında kenetlenmesi ve bu halkayı genişletmesi gerekiyor. Halkımızın, dostlarımızın, sosyalistlerin, demokratların Türkiye’deki bu gidişattan memnun olmayan tüm insanların faşizmi yenilgiye uğratarak tekrardan yaşanabilir bir ülke için Leyla Güven arkadaşımızı ve eylemini sahiplenmesi gerekiyor.

Peki bu süreç nasıl devam eder? Siz neler öngörüyorsunuz?

Tabi açlık grevi eylemi oldukça zahmetli bir iştir. Bizlerde defalarca yaşadık. Yükü ağırdır. Aniden hiç beklemediğin bir zamanda ölebilirsin de. Cezaevinde bunun örneklerini çok yaşadık. 1988’de yapılan açlık grevinde Mehmet Emin Yavuz arkadaşımız açlık grevinin 9’cu gününde mide kanaması sonucunda yaşamını yitirdi. 1981 ölüm orucu direnişinde Ali Erek arkadaşımızın midesi patladı. Tedavi ettirilmeyince de şehadete ulaştı. Ali Erek aynı zamanda ilk cezaevi şehidi arkadaşımızdır. Vücut ani, beklenmedik reaksiyonlarla karşılaşınca ölüm bazen kaçınılmaz oluyor. Kendini santim santim eritiyorsun. Organların zarar görüyor. Şimdi tüm bunlara sabır göstermek büyük bir bağlılığı, kararlı ve inançlı bir ütopya sahibi olmayı gerektiriyor. Tüm zorlukların büyük bir iradeyle aşılabildiğini 14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişçileri bize gösterdiler.

Dolayısıyla bu yönlü güçlü bir mirasımız var. Nasıl hareket edeceğimizi bilen arkadaşlarız. Leyla Güven arkadaşımız gönderdiği mesajlarda gayet moralli ve coşkulu olduğunu belirtiyor. Bizimde bu moraline ve coşkusuna ortak olabilmemiz için onun etrafında kenetlenerek bu eylemin başarıya ulaşması için her yeri eylem alanı haline getirmemiz gerekiyor.

Ülkede ve Avrupa’da açlık grevleri sürüyor. Bu süreçte Avrupa’da yaşayan halkın üzerine düşen rol nedir?

Tabi Avrupa sahası Türkiye ve Kürdistan’da yürütülen mücadelede elbette dönemsel olarak özellikle Kürt Özgürlük Hareketinin direnişinin büyütülmesinde, beslenmesinde ve hayat bulmasında çok güçlü bir damar. Dolayısıyla buradaki mücadele ülke mücadelesini, yaşanan direnişi Kürtlere diğer halklara yapılan uygulamaları kendi bedenlerinde hissetmek zorundalar. Oradaki  faşizan uygulamaları kırmadan, halklarımız özgürleşmeden, Kürdistan özgürleşmeden, Başkan Apo üzerindeki tecridi kırmadan, onun can güvenliğini gerçekleştirmeden bize rahat yoktur. Buradaki halkımızın, dostlarımızın elbette Türkiye’de başlamış olan açlık grevleri, özellikle Leyla Güven arkadaşın startı ile başlayan onurlu açlık grevi etrafında gittikçe böyle halkalarla büyüyen dışarıya taşan  sahiplenme oluşturması gerekiyor. Kamuoyunu büyütmek gerekiyor.

Üç yıldan beridir hukukun hiç bir şekilde izah edemediği bir uygulama mevcuttur. Ne Avukatları ne ailesiyle görüştürülmüyor. Başkan Apo’yu bir komplo sonucu Türkiye’ye teslim eden güçler bugünde bu komployu derinleştirmek istiyorlar. Nasıl derinleştiriyorlar? CPT bu konuda kendi kurallarını ihlal ediyor. Kürtlerin görüşme talebi gaz ve bombalarla karşılık buluyor. İmralı’da 3 yılık bir izolasyon var. Herkes bunu insanlık suçu olarak değerlendiriyor. Başkan Apo’ya uygulanan muamele uluslararası sözleşmeleri aşan bir durumdur.

Bu derinleştirilmek istenilen komployu boşa çıkarmak içinde artık sıradan eylemler yetmiyor. Leyla Güven arkadaş bu eylemiyle buna öncülük yaptı. Ve hepimizi aslında bir yerde eleştirdi. „Ben zindandayım, dört duvar arasında da olsam bu tarihsel zorlu eylemi üstlendim“ demiş oldu. Dolayısıyla herkesin bu eylemi doğru anlayarak amaç ve hedeflerinin doğru anlaması gerekiyor.