Perşembe günü yayımlanan yazının sonunda, "devam" demiştim. Devam ediyoruz:

Soykırım ve yangınlarla bastırılmış Kuzey Kürdistan, 1960’larda hala ağır bir korku bulutu altında, Kürtler ezik, ruhları yara, bere içindeydi.
Yalancılar ve talancıların Kürt yok söylemi üzere, onlar hiç olmamış gibi, davranıyordu. Kürdistan kavramının "K"sini telafuz etmenin karşılığı ölümcül cezaydı.
Kürtler, "kuraklık ve kıtlık" yüzünden hayali orta Asya'dan (bu gün bile, o orta Asya’nın Balkanlar ve Kafkaslar olduğunu, sadece meraklıları biliyor) göç edip gelen Türk'tü. Meraklıları Kürtlerin var olduğu problemini, Türk basınında, yer alan "Kürtçüler" ve "Kürtçe konuşurken yakalandılar" başlıklıyla çözebiliyorlardı. 
O sırada, Güney Kürdistan’da ayaklanma sürüyordu. Fakat Türk basınında, isyancılar "Kürt" değil, "Molla Mustafa Barzaniciler"di. Kemalist Türk solcuları ve onları solcu sanan kimi Kürtler, isyancılara "Amerikan ajanı" diyorlardı. Baas rejimi solcuydu, onlara göre.
Kürt ulusalcılar, küfür ve hakaretlerle sarmal da olsa, bu haberleri "çölde su" bulmuş gibi karşılıyor, ruhlarına şerbet olarak aktarıyorlardı. Onların hayalinde Melle Mustafa Barzani, Mahabad’ın da Genelkurmay Başkanı olarak, dört parça Kürdistan’a adanmış bir isyancı, halkını uyandıran çancı, "hewar def"i çalan ahir zaman dervişiydi.
Adı Ceylanpınar yapılmış "Serêkaniyê" veya "Kaniya Xezala"nın Belediye Başkanı İsmail Aslan, Kuzey Kürdistan başkaldırısının lideri Abdullah Öcalan’ın yatılıokuldan yakın arkadaşıdır.
İsmail Aslan’a göre, Öcalan’ın ilk etkilenme mayası da Barzani'dir. Öcalan’ın etkilenmesini şöyle anlatmıştı, bana:
"1969 yılında, Akşam gazetesinde Hulusi Turgut imzasıyla, uzun bir Barzani röportajı yayımlanmış, toplayıp dosya yapmıştım. Bir gün Öcalan’la konuşurken, bunu okuyup okumadığını sordum. Görmediğini söyleyince dosyayı verdim. Bir kaç gün sonra, bana, 'ailemin benden beklentileri var. Fakat umrumda değil. Benim için artık Kürdistan davası var‚ dedi ve yoğunlaşmaya başladı."
Barzani’den sonra, oğulları mücadelesini üstlendiler.
Fakat, herkes kendisiydi. Devran değişken, hayattan beklentiler, tutkular farklı ve bu açıdan duruş bozulmaya kadar gidebiliyordu. Bozulma rüzgarları, Amerika’nın Irak’ı işgali ve Kürdistan’ı koruma altına almasıyla başladı. Sebep ise TC’ydi.
Kürtlerin Güney’e ilmiklediği umudun büyüsü bozulmuştu.
TC, NATO üyesi ve Amerikan üssüydü. Amerika onu memnun etmek için, resmen açıklanmamış şekliyle, Kuzeyin (PKK) isyancılarıyla savaş halindeydi.
Tavır, tutum değişikliği, sertleşmeye yöneldi. Kuzeylilerin (PKK) bir kusuru, kabahati varsa bile, diyalog yerine silaha sarıldılar. Kuzeyi kan çanağı, yangın yerine çevirmiş TC ile 1992’de ortak cephe kurup saldırdılar. Kürt gençleri, Türk generallerinin emrinde, kardeşlerini öldürme, isyanlarını bitirme hamlesindeydi. 
Çok büyük kayıplardan sonra, silahlar sustu ama, TC amacına ulaşmış, Güneyde tuttuğu tepeleri üs haline getirmiş, tanklarıyla yerleşmişti. Nitekim yıllar sonra Güneyliler, yarım ağız utangaçlıkla "artık gitseniz" dediklerinde, "gücün varsa sen çıkar" cevabını alacaklardı. O üsler, bugün adı konmamış işgal gücüdür. 
Türk devleti, yakın zamana kadar tümünü işgal tehditleri haykırdıktan sonra, petro doların kulağa hoş gelen çağısına uyup, ihalelere hücum ettiler. Tüccarların elde kalmış mallarıyla girdiler. Ele geçirmenin kavi ağlarını ördüler. Şimdi hangi şirket örtülü derin teşkilat, hangi tabela peçeli istihbarat şebekesi kimse bilmiyor, ama Güney Kürdistan, artık başka yerdedir. "İşgale geliyoruz, ha" tehditlerine gerek yok; Fethullah Gülen de adam devşiren okullarıyla orada.
Kürtler adına çok ayıp, çok yaralayıcı ama, yayılma, ele geçirerek yerleşme o hale geldi ki, iyi komşuluk ilişkileri sıralandı. Güney, Ankara’dan yönetiliyor, havası doğdu.
Tabii ki, her ülke komşularıyla iyi geçinir, alış-veriş yapar, ama karşılıklı saygı ve herkes kendisi kalmak şartıyla.
Fakat, görgüsüzlüğe terbiyesizlik sınırlarını aşan böbürlenmeleri "bizim de sömürgemiz var" havalarına varıyorsa, kimse saygıdan söz edemez.
Çünkü, TC’nin, Güneyde iç ve dış siyaseti yönlendirdiği iddiaları ayukka çıkmıştır. Türk basınında, "çağırdık ve talimat verdik" söylemiyle, onur incitmenin şiddetini artırıyor.
Güneyin sınırları tutup, Rojava’ya ambargo uygulaması, tam da bu sırada patlak veriyor, TC’nin, dört bir yanından getirilmiş kiralık katilleri, hırsızlar, talancılar taburlarını silahlandırıp, içeriye soktuğu zamana denk geliyordu.
"Olayın onur kırıcı" tarafı, ambargonun TC isteğine bağlanmasıydı. Hatta, Türk medyası, "emir üzere" anlamında, "istedik oldu" temasını işliyordu.
Hem de, Kürdistan’ın bütün parçalarını kapsayan ulusal kongre arifesinde…
Güney Kürdistan yönetimi, en azından onursal kagılar nedeniyle söylentilere açıklık getirmek zorundadır. Ambargo eğer, kendi iradesi ve kararıyla ise, "Kürdün Kürde silah doğrultma dönemi kapandı" söylemini yalanlama pahasına, anlaşılırdır. Başkasının isteği, emrine uyma değil, kendi iradesiyle hareket etme bakımından bir şeydir.
O nedenle, "olaya açıklık getirmek, Melle Mustafa Barzani ruhunun büyüsü için, kaçınılmaz bir gerekliliktir" diyoruz.