Bu durumun temel nedenlerinden biri ve belirgin olanı insanın içine girdiği düşünsel tembelliktir. Yaşamını tasarlamak, kurgulamak için düşünsel olarak üretken olmak gerekir. Bir birey ya da toplum yaşamını düzenlemek için düşünce-fikir üretmiyor; yaşamını tasarlamıyorsa orada düşünsel tembellik vardır. Bu noktada yaşanan tembellik başkasının senin yaşamını tasarlamasına, düzenlemesine, zemin sunacaktır.
Düşünsel ve fiziki olarak içine girilen tembellik aşılmaksızın o birey ve toplum için özgür iradeden bahsedilemez. Başka bir gücün sizi yönetmesine engel olamazsınız. Özgücünüzle kendinizi yönetemezsiniz, yaşamsal hiçbir sorununuza çözüm üretemez, yaşamınızı hiçbir biçimde elinize alamazsınız. Dolayısıyla başkalarına muhtaç olarak yaşarsınız. Çünkü düşünsel tembellik, düşünsel olarak kendini üretememek başkalarının sizi yönetmesine, yaşamınızı dizayn etmesine açık olmak demektir. Düşünsel ve fiziksel tembellikten kurtulmamak kendini muhtaç hale koymaktır.
Öbür yandan düşünsel tembellik bireyleri ve toplumları sadece başkalarına muhtaç kılmakla kalmaz. Beraberinde fiziki varlığın devamı için gerekli olan maddi üretimden de yoksun bırakır. Üretimden kopan insan (Kürt toplumunun tarım-köy toplumu olduğunu düşündüğümüzde burada üretimden kopma topraktan kopma anlamına geliyor. Topraktan kopma da maddiyattan çok maneviyattan kopmadır.) sadece maddi kültürden değil, manevi kültüründen de kopmuş demektir. Ve şunu biliyoruz ki bir toplum için en kötü kopuş yada yoksunluk maneviyattan kopuştur-yoksunluktur. Maneviyattan yoksun toplum yok oluşla karşı karşıyadır.
Şurası çok açık ki maneviyattan yoksun bir toplum, her türlü yozlaşmaya, çürümeye açıktır. Dolayısıyla toplumu bir arada tutan yegane değer olan ahlakta da yozlaşmaya düşmüş, bu yanıyla da toplumsallığını kaybetmiş demektir. Unutmamak gerekiyor ki moral-değerlerinden kopmuş toplumlar başka toplumlara ait moral-değerlere sahip çıkmaya çalışsalar da özünde eklenti kalma, sığıntı durma ve kapı kulu olmanın ötesine geçemezler. Kullanılmaktan ve yönetilmekten, muhtaç hale gelmekten kurtulamazlar.
Tarihsel gerçeklikten biliniyorki, işgalci devletler bir ülkeyi işgal ettiklerinde ilk yaptıkları şey, işgal ettikleri toplumların kültürlerini, dillerini, kimliklerini inançlarını, iradelerini ve bir bütünen moral-değerlerini yok etmektir. Bunu iyi görmek ve anlamak gerekiyor. Ne pahasına olursa olsun karşı çıkmak moral-değerlerini mutlak bir biçimde sahiplenip yaşatmak ve kalıcı olmasını sağlamak gerekiyor. Bu en temel olmazsa olmaz insani görevlerdendir.
Bu açıdan Devletin ve AKP’nin (ve özellikle sol geçinen CHP’nin) Kürdistan’da uyguladığı politikalara baktığımızda neden “ana dilde eğitim olmaz, etnik kimlik kabul edilemez (Hepimiz Müslümanız ya!) kamusal alanda çok dillilik olmaz, farklı inanç ve ibadet olmaz” dediğini daha iyi anlayabiliriz.
Bu toprakların en kadim halklarından olan Kürtler kırk yıl öncesine kadar yok olmayla karşı karşıyaydılar. Kürt Halk Önderi Öcalan ve onun binlerce kahraman şehit yoldaşının eşsiz mücadelesi ve ödedikleri büyük bedeller sonucu bugün bu politikalar iflazetmiş ve Kürtler, artık yok olma noktasından çıkıp (Ölüm nereden gelirse gelsin biliyorum ki kesinleşen kürtlük kazanacaktır. A. Öcalan) dünyaya emsal olan bir yaşam sistemini örgütlemeye başlamışlardır.
Bu aşamada sorulması gereken soru şu olsa gerek. Kürt Halk Önderi Öclan ve özgürlük hareketinin on yılı aşkın bir süredir belirttiği ve pratikte uygulamaya başladığı-çalıştığı yeni paradigma ve temel stratejisi olan “Demokratik Konfederalizm”i hem kadro boyutuyla ve hem de halk boyutuyla doğru algılayıp uyguluyor muyuz? Anlama ve uygulamada belli bir düzey olsa da gelinen aşamada yetmediği kendini gösteriyor.
Dikkat edilirse 2011 Temmuz’unda Kürdistan için ilan edilen “DEMOKRATİK ÖZERKLİK”in pratikleşmesi henüz tamamlanmayı bekliyor. Bununla bağlantılı olarak halkı bu stratejiye göre örgütleme, bu noktada adım adım kurumsallaşma, halkla beraber “tabandan örgütselliği yaratma”, alanları örgütleme ve elbette ki bunun zihniyetini oluşturmada ciddi bir durağanlık ve bekleyiş var.
2013 Amed Newroz’unda Sayın Öcalan, Demokratik Kurtuluş sürecini başlatırken “Çağrımı bağrına basan gençler, mesajımı yüreğine katan yüce kadınlar, söylemlerimi baş-göz üstüne diyerek kabul eden dostlar, sesime kulak kesilen insanlar” diyerek tüm herkesten –hepimizden bir an bile beklemeden bu sürece katılmamızı, yürütmemizi; tek bir kırıntıyı bile başkasından beklemeden kendimizi örgütleme çağrısı yaptı. Bizler de büyük bir moral, güç ve coşkuyla bu çağrıya uyup, çalışmaya girmeyi kabul ettik. O açıdan zaman kaybetmeden bunun gereklerini yerine getirmek gerekiyor.
Bu noktadan sonra “Demokratik uygarlık ve Özgür yaşamı” inşa ederken devletten ya da başka herhangi bir oluşumdan, yapıdan adım atmasını, ön açıcı olmasını beklememeliyiz. Hala birilerinden ve bir yerlerden bir şeyler bekleniyorsa bu beş bin yıllık iktidarcı, devletçi, kul-köle zihniyetinden kopulmadığını gösterir.
Bu noktada şu soru ön plana çıkıyor; Özgür yaşamı inşa etmeye nerden başlamamız gerekiyor? Öncelikle zihniyet değişiminden başlamak gerek. Bunun için de; her mahallede, köyde, sokakta ve her evde, her bir bireyle yılmadan usanmadan büyük bir moral, güç ve tutkuyla yeni yaşamı, özgür yaşam zihniyetini, tartışmak, kavratmak gerek. Yaşamımızla ilgili her alanı halkla beraber tabandan örgütlememiz, komün, kooperatif ve meclislerimizi oluşturarak ahlaki-politik toplumu oluşturmamız gerek.
Bunu yaptığımız oranda halkın her alanda, tüm kesimlerin gönüllü şekilde demokratik katılımıyla kendi kendini yöneten yürüten ve özgür iradesiyle demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmayı gerçekleştirip özgür yaşamı gercekleştire biliriz. Bunu yapmadığımız, kendi öz gücümüzü, toplumsallığımızı, örgütlemediğimiz ve yaşamsal sorunlarımızı kendimiz çözmediğimiz müddetce muhtaçları oynarız. Yardım dilenir duruma düşeriz. Böyle olduğu için örneğin “Wan’da depremin yol açtığı yıkımları AKP-Devlet onarsın, devlet bize ev yapsın, yol yapsın, fabrika açsın” diyoruz. İşte budur başkasından beklemek, başkasının yönetimi altına girmek.
Her halk gibi Kürt halkı olarak bizde yaşamsal gereksinimlerimizi kendi özgücümüz ve demokratik komünallığımızla örgütleyebilir, karşılayabiliriz. Bunun için gerekli ideolojik-felsefik derinliğimiz ve bin yıllara varan komünal yaşam deneyimleriz var. Şimdi gerekli olan bunu yeniden örgütlememizdir.