Sadece cahil cühela da değil. Yalancı, hırsız, müfteri, komplocu, homofob, antisemit, ırkçı, yüzsüz, mezhepçi, savaş yanlısı. Kelimenin hakkını verir bir biçimde insan müsveddesi. Sarayda oturan insanlık yoksunu. Kürdistan’da uyguladığı kirli savaşa rağmen kazanamayacağını anlayınca şimdi ilkel yasaların arkasına saklanarak coğrafyayı yeniden tasnif etmek istiyor. Hayatı akılla vicdanla değil sinir sistemi ile algılayan güruhların kinini beslemek tek derdi. Cehalet bilginin tartısı ile ortaya çıkmaz. Cehalet başkasının da bildiğini bilememektir.
TOBB genel kurulunda Kürdistan coğrafyasının tasnifini değiştireceklerini marifetmiş gibi anlatıyor. Konuşmasının o bölümü şöyle, “Hani Cizre şehir olacak dedik ya. Yani Şırnak, Cizre’ye dönüşecek, Hakkari de Yüksekova’ya dönüşecek. Çünkü şehircilik benim işim. Niye? Belediyecilikten geldim. Neresi şehir olur, neresi olmaz onu iyi bilirim. Cizre ile Şırnak’ı yan yana getirdiğiniz zaman ‘Şırnak’ı nasıl şehir yapmışlar’ diye şaşarsınız. Hakkari ile de Yüksekova’yı yan yana getirdiğiniz zaman Hakkari’yi nasıl şehir yapmışlar diye şaşarsınız. Buraları iyi gezmiş, görmüş birisi olarak konuşuyorum. İşte şimdi bir kalkınma hamlesi yapacaksanız önce buna şehircilikten başlayacaksınız. Eğer şehircilikte bu işi başaramamışsanız zaten yatırımlarda da bu işi başaramazsınız.”
Hani dersiniz ki belediye başkanlığı yapmamış İstanbul’u o kurmuş. Sanki belediyeci olarak doğmuş. Oraya nerden geldiğine değinmiyor. Sahte üniversite diploması ile Ülker gıdanın bayiliğinden geliyor. Tüccar yani. Ne belediyeciliği. 17-25 Aralık tapelerinde ortaya çıktı belediyecilik anlayışı ve şehre yaklaşımı. “Kupon” arazi adını verdiği şehirlerin değerli arazilerini kendi ukdesinde tutup komisyon karşılığında yandaşlarına dağıtmaktır şehircilik anlayışı O’nun. Şehircilik rant kapısıdır O’nun için.
Utanmadan ‘Şırnak’ı nasıl şehir yapmışlar, Hakkari’yi nasıl şehir yapmışlar” diyor. Katip Çelebi’nin 17. yüzyılda yazdığı ‘Seyahatname’sine göre Şırnak’ın tarihi Nuh tufanından öncesine dayanmaktadır. Şırnak Nuh’un gemisinin üzerinde karaya oturduğu rivayet edilen Cudi Dağı’nın eteklerindedir. Bu rivayetlere bakıldığında bu topraklar büyük tufanla yok olma noktasına gelen hayatın yeniden kurulduğu topraklardır. İlk isimlerinden biri de bu yüzden Şehr-i Nuh’tur. Ey akıl, izan fukarası.
Hakkari’nin tarihinin M.Ö 7. yüzyıla kadar dayandığından, 1600’lerde Asuriler’in dini merkezi olduğundan da bihaber.
Kendisine İstanbul belediye başkanlığının yolunu açan Necmettin Erbakan’ı 28 Şubat’ta askerin karşısında yalnız bırakıp AKP’yi kurdu. İktidara geldiğindeki uygulamalarını ilk eleştiren Erbakan oldu. Bir seferinde yine bu eleştirilerini dile getirdiğinde gazeteciler Erbakan’a, “ama sizin öğrenciniz değil mi” diye sorduklarında Erbakan, “hoca ders anlatırken arka sıradan öğrenciler dersten kaçıp yan sahada top oynayıp ders almamışlarsa hoca ne yapsın” cevabını vermişti. Üniversite mezunluğunun yalan olması gibi Erbakan’ın rahleyi tedrisinden de geçer notu alamamıştı.
Cehaleti Şırnak ve Hakkari ile sınırlı değil. Bir süre önce İbn Haldun Üniversitesi’nin açılışında konuşmuş. “Sadece Batı dünyasında değil, ülkemizde de, özellikle sosyal bilimler alanında İbn Haldun’un katkısı bilinçli bir şekilde perdelenmiştir. En basitinden, Auguste Comte gibi birçok açıdan sorunlu Batılı bilim adamlarının sosyolojiye katkısı önemsenirken, bu kişinin dahi hakkını teslim ettiği İbn Haldun adeta yok sayılmıştır.”
Hazretin Comte’u “sorunlu” bulduğu bu konuşma üzerine Duvar Gazetesi’nden İrfan Aktan ilahiyatçı İhsan Eliaçık ile bu mevzuyu konuşmuş. İslami kesimin en önemli fikir adamlarından biri Eliaçık bakın bu ırkçılıktan beslenen cehaleti ve iki yüzlülüğü nasıl anlatıyor:
“Erdoğan’ın konuşmalarını hazırlayan danışmanlarının Batı medeniyeti antipatisinden kaynaklanıyor bu. Yoksa Erdoğan’ın Comte’u okuduğunu zannetmiyorum. Elinden konuşma kâğıtlarını alsan, Comte’a dair ne anlatabilir acaba? O konuşmayı hazırlayan danışmanlarda da İslâmcılarda da klasik olan Batı’ya karşı aşağılık kompleksi ve Batı medeniyeti antipatisi var. Bunun en yüksek düzeyde tezahür ettiği kişi de Ahmet Davutoğlu’ydu. Şimdi gereksiz yere İbn Haldun ve Comte’u karşı karşıya getiriyorlar. Halbuki bunlar birbirlerinin devamıdır. Batı’da modern sosyolojinin başlatıcısı olduğuna dair sayısız görüş var. Onlar ne İbn Sina’dan ne Farabi’den ne de İbn Haldun’dan İslâm kökenli oldukları için gocunurlar. Hatta Sorbonne ve Cambridge üniversitelerinde İbn Sina ve İbn Rüşd’ün kürsüleri var. Ama bizde “biz ayrı bir medeniyetiz, bu işleri Batılılara biz öğrettik” diye enteresan bir ruh hali var. Bir taraftan da şöyle ilginç bir taraf var: Hem Batı karşısında aşağılık kompleksiyle konuşurlar, Batı’ya Müslüman filozof göstermeye çalışırlar, “bakın bizde de Farabi, İbn Sina, İbn Haldun var” derler hem de iç tartışmalarda da bu üç ismi geleneksel İslâm’ın dışına çıkmakla, akılcı olmakla, dini değiştirmeye kalkmakla, klasik ulemanın tasvip etmedikleri kişiler olmakla suçlarlar.”
Bu cevabın ardından gelen, “Bu suçlamayı şu an AKP içindeki İslâmcılar da yapıyor mu” sorusuna da “Tabii. Şu anda AKP’yi oluşturan cemaatlerin tamamı gelenekçidir” cevabını veriyor Eliaçık. Saraydakinden sıradan yöneticisine bu yapıyı oluşturan tüm çevreler riyakar, iki yüzlüdür.
Ankara’da kendi yaptırdığı sarayda oturarak, emrindeki TRT’de yaptırdığı tarihi yeniden yazmaya çalışan dizilerle kendisini Ertuğrul Gazi ve Abdulhamid’le özdeşleştiren Tayyip Erdoğan’ın cehli sabır sınırlarını aştı. Her yaptığı densizliğe, her cehalet dolu yorumuna her insanlıktan uzaklaşan uygulamasına siyasal bir dille cevap vermenin mehili doldu.