Bir yere kadar bu 'sınıflandırmanın’ anlaşılır bir yanı vardır: Ta ki sürgün, sürgün olmaya başladığı ve herkesi, her sınıfı, her meslek ve ideolojiyi zorunlu bir eşitliğe, geçmişe ve geleceğe mahkum edene kadar. İnsanı sonsuz bir boşluğun içine atana kadar.

Okuyucu beni bağışlasın. Nerede okuduğumu veya duyduğumu hatırlamıyorum. Hatırladığım kadarıyla, Kafkasyalı bir sürgün insanı şöyle demişti:
"Sürgün, bir sürgün için öldüğü zaman dahi bitmez."
Bitmez, çünkü sürgün başladığı andan itibaren, geçmişi de içine alarak bir sonsuzluk yaratır. Başı-sonu olmayan bir sonsuzluk gibi. Ve bu sonsuzluk, içinde geçmişe de yolculuk yapsanız, geleceğe de gitseniz asla ulaşacağınız bir son olmadığı gibi. Sürekli ve sonsuz bir boşluğun adı gibi...
Sürgün insanıysanız, öldüğünüz zaman dahi sizin için bir 'son’ yoktur. Geçmiş ve gelecek yoktur. Kaybolmuştur.  
Sürgün acımasızdır. O, işe ilk önce sürgüne çıktığınız o 'tarihi anı’ ve öncesini yok ederek, sıfırlayarak ve hafızanızdan silerek başlar. Geçmişinizi erittiği için, sıfırladığı için, geleceğinizi de bir sonsuza mahkum eder. Veya en azından benim için bu böyle.
Sürgün başladığı andan itibaren bunu hissetmezsiniz. Başınıza geleceklerden habersizsiniz. Hatta keyifli bir yolculuğa çıktığınızı düşünürsünüz. Küçük dünyanızdan, büyük bir dünyaya geçtiğinizi sanırsınız. Sanırsınız, çünkü halen sürgünün o acımasız yüzünü fark etmemiş ve sürgün vurgunu yememişsinizdir.  
İlk başta tanışacağınız yeni insanlar, kalabalıklar, hayvanlar, keşfedeceğiniz yeni sokaklar, şehirler, ülkeler, dağlar, ovalar, denizler, göller, ırmaklar, ormanlar, çöller, köprüler, binalar, mimari eserler, farklı inançlara ait ibadet haneler, kiliseler, havralar, camiler, yolculuk yapacağınız gemiler, uçaklar, arabalar, bekleyeceğiniz hava alanları, tren garları, otobüs durakları, gideceğiniz stadyumlar, sinemalar, tiyatro salonları, önünde duracağınız sokak sahneleri ve daha neler neler, sizi müthiş bir heyecana boğar.
Bir davanın adamı, yani 'siyasi bir sürgün’ iseniz, ilk heyecanı attıktan sonra en çok kitaplar, toplantılar, tartışmalar, siyasi partiler, devletler, sistemler, seçimler, yürüyüşler, mitingler, savaşlar, terk edilmiş şehirler, göçler, kavgalar, modern şehirlerde lüks binaların giriş kapılarındaki dilenciler, büyük kentlerde metrolarda kışın soğuğundan ölmemek için birbirinin koynuna sokulmuş kadın ve erkekler, saçını hiç bir zaman sizin hayal edemediğiniz şekilde kesen, elini, kolunu, yüzünü veya vücudunun herhangi bir yerini dövme ile dövdüren gençler ve sizin gibi milyonlarca 'mutsuz hayatların’ üzerinde yükselen şatafatlı hayatlar… Rengarenk ışıklı gece barları, kahvehaneler, restoranlar, gereğinden fazla tok insanlar, polisler, sınır bekçileri, gizli ırkçılar ve sizden önce sürgüne çıkmış hayal kırıklığı içinde kıvranan insanlarla ilgilenmeye başlarsınız.
Sürgün zordur, dava insanının sürgün yemesi ise daha zordur. Öyle kolay terk edemeyeceğiniz idealleriniz vardır. Geride bıraktığınız mücadele arkadaşlarınız, ülkeniz ve aileniz vardır. Ve gelecek için uğruna sürgün yediğiniz bir dünyanız vardır. Onun için ilk günlerde, aylarda ve hatta yıllarda valizinizi açmayı, ayakkabı bağlarınızı çözmeyi hiç düşünmezsiniz.
Gittiğiniz iltica dairesinde buz gibi ve ruhsuz, suratsız herhangi bir memurun sizi aşağılamasına bir anlam veremeseniz de ilk önce içinizdeki öfkeyi bastırarak, sessizlikle karşılarsınız. Sizi bir duvar dibine yaslayıp, bir suçlu gibi fotoğraflarınızı çektikleri zaman veya bütün parmaklarınızı siyah bir mürekkep kutusunun içine batırıp çıkardıkları zaman da. Elinize tutuşturdukları bir kağıtla özgür olduğunuzu düşünseniz de çok geçmeden hiç de özgür olmadığınızı anlarsınız. Ama iş işten geçmiştir. Geri dönüşünüz mümkün olmadığı gibi, kalıp ilerlemeniz de mümkün değildir. Sonsuz bir mekanın, yalnızlığın içindesiniz artık.
Özgürlük için çıktığınız sürgün, fark etmeseniz de artık ebedi bir mahkumiyete dönüşmüştür. Yaşamaya başladığınız yeni ülke, şehir ve sokaklar görünmez kapılarıyla üzerinize kilitlenmiştir.
Unutacağınız o kadar şey vardı ki 'öğreneceğiniz’ şeylere karşılık.
Sizi var eden o geride bıraktığınız her şey silikleşmeye başlar. Kaybolur. Önce küçük şeyler kaybolur. Uzak tanıdıklarınızın ilk önce ismini, yüzlerini ve daha sonra tüm silüetlerini unutursunuz. Umursamazsınız. Bunun gelip geçici bir unutkanlık olduğunu düşünürsünüz. Ama öyle değil. Daha sonra bu unutkanlık yakın çevrenize sirayet eder. Zaman geçtikçe artık yüzlerini hayal dahi edemez olursunuz. Doğduğunuz ev, yürüdüğünüz sokak, bahçedeki nar ağacı, uğruna ölümlere gidip gelebileceğiniz ilk aşkınız artık hafızanızda yoktur. Geçmişiniz artık gölgelerden ibarettir.
Öğrendiğiniz çok şey olduğunu düşünürsünüz, yitirdiğiniz çok şeyin farkında olmadan.
Sürgünde her şeyin, yaşadığınız her anın geçmişte sizde olan bir şeyi aldığını çok sonraları fark edersiniz. Acımasız bir faturası vardır. Çünkü artık ne duyguda, ne düşüncede ne dilde, ne de kültürde artık bir bütün değilsiniz. Parçalanmış ve sonsuzluğa mahkum edilmiş bir hayatı yaşamak zorundasınız. Tıpkı zamana yayılmış ölüm gibi.