
“Tarih şimdidir” belirlemesi bu anlamda tarihsel toplumun ve geleneğin sürekliliğini ifade eder. Bu gerçeklik baskı ve sömürü sistemi için de geçerlidir. Yani hiyerarşik ve devletçi uygarlık sistemi de bir nehir gibi akışını sürdürerek günümüze kadar gelir. Bu çerçevede geçmişe baktığımızda günümüzü anlamamız çok daha kolaylaşır. Başka türlü Sokrates’in, Hz. İsa’nın, Mani’nin, Hz. Hüseyin’in, Hallacı Mansur’un, Nesimi’nin, Babek’in, Mazdek’in, Şeyh Bedrettin’in, Pir Sultan Abdal ve Seyid Rıza’nın, Deniz, İbrahim ve Mazlum’un yaşadıklarını anlayamayız. Gelenek bu kişiliklerin özlemleri ve direnişlerinde dile gelir. Bunlardan her biri, son sözlerini söyleyemediklerini bildiği kendisinden öncekilerin savunduğu değerlere sahip çıkar. Onları güncelleştirip yaşatmaya çalışır ve katkısını bu temelde yapar. Hakikat arayışı dediğimiz gerçekliği arayış yürüyüşü böyle anlam bulur.
Şimdi dönüp tarihe bir bakın ve kendi kendinize sorun: Sokrates neyle suçlandı ve neden baldıran zehrini içerek hayatına son verdi? İsa’yı çarmıha gerenler kendisini neyle itham ettiler? Mani’nin katline sebep olan şey neydi? Yezit hangi gerekçeyle Hz. Hüseyin’in başını kestirdi? Halife Mutasım’ın huzurunda el ve ayakları kesilip yarılan karnına doldurulan Babek acaba nasıl bir suç işlemişti? Çelebi Mehmet’in ‘yedikleri insan eti, içtikleri kan olmuş’ yardakçılarının gözünde Şeyh Bedrettin nasıl bir insandı? Pir Sultan Abdal hangi gerekçelerle darağacına gönderildi? Dönemin ırkçı kalemşorları, idam edilen Dersim’in dağ kartalı Seyid Rıza’yı nasıl tanımlamışlardı? Sistemin savcıları Deniz, İbrahim ve Mazlum için ne tür iddianameler hazırlamışlardı?
Evet, tarih şimdidir. Sergilenen benzer soylu direnişler temelinde gelenek günümüzde de devam ediyor. Buna karşılık egemenler de elbette boş durmuyor, yetkinleştirdikleri zalimce yöntemlerle devrimcileri cezalandırmaya devam ediyorlar. Bunun en çarpıcı örneği Kürt Halk Önderi’nin İmralı’da bir ölüm çukurunda tutulması ve dış dünyayla tüm bağlarının kesilmesidir. Ancak bu da Yeşil Türkçü AKP faşizmini tatmin etmiyor. Firavun sisteminde bile ender görülen bu cezaya ahlaksız bir karalama kampanyası eşlik ediyor. Yaşadıkları dönemde Hz. İsa, Şeyh Bedreddin ve Seyid Rıza için neler söylenmişse, Önder Öcalan için de özünde aynen tekrar ediliyor. Belli ki egemenler de seleflerinin geçmişte denedikleri kirli yöntemlere yeni bir şeyler katıp daha da etkili kılmaya çalışıyorlar. Yöntemlerin daha da yetkinleştirilmesi kirlerinin daha çok artmasına tekabül ediyor.
‘Milli Görüş’ çizgisine ihanet temelinde vücut bulan AKP iktidarı, ağzı laf yapan her cinsten haini bu karalama kampanyasına katıp kullanmaya çalışıyor. Sistemin kiralık kalemşorlarından biri de Önder Öcalan’a hakaret edenler kervanına katılan Halil Berktay oluyor. Berktay 1980 öncesinde Perinçek’in Aydınlık grubu içindeydi ve o zaman bu grubun Apoculara karşı saldırılarından dolayı deneyim sahibidir. Şimdi aynı görevi AKP iktidarına hizmet etme temelinde yerine getiriyor. Nitekim AKP faşizmine yağdanlık yapan adam, on dört yıldan beri zindanda tutulan Önder Öcalan’ı ‘Führer’ diye tanımlayacak kadar alçalabiliyor. Kendisiyle yapılan bir söyleşide, içinde bulunduğu maddi koşullar bile kendi başına bu tanımlamasını anlamsız kıldığı halde, kendince Hitler ile Önder Öcalan arasında paralellik kuruyor. Öcalan’a o kadar öfkelidir ki, koşullar elverse veya elinden gelse, Hz. Hüseyin’in kafasını kesen İbni Mülcem gibi davranıp Öcalan’ın başını gövdesinden ayıracak. Tabii öfkesinin anlaşılır nedenleri var: Zulme karşı direnen tek bir insan kaldığı müddetçe hain kendi lanetli kimliğini gizleyemez. Öfkelidir, çünkü Önder Öcalan Berktay ve onun gibilerinin çürümüş ipliğini pazara çıkarıyor.
Berktay bir gerçeği unutuyor: Hitler ve benzerleri kendisinin hizmet ettiği devletçi sistemin pislikleridir. Ulus-devlet bu tür pislikler üretmede yetenekli olduğunu kanıtlamış bir faşist homojenleştirme mekanizmasıdır. Berktay ne kadar yırtınırsa yırtınsın, geçmişte ya da günümüzde ezilen halkların saflarında Führer tiplemesine denk düşen tek bir önder kişilik bile bulamaz. Bu döneğe sormak gerekir: Kürtler hangi halkları katlettiler? Kimlere karşı hangi tenkil ve tedip harekatlarını geliştirdiler, kimlerin dilini yasakladılar, hangi topluluklar üzerinde kültürel soykırım uyguladılar? Geçmişteki binlerce örneği bir yana bırak: Uludere katliamını kimler gerçekleştirdi? Senin emrine girdiğin efendilerin değil mi? ‘Kök kurutma’ya girişenler kimlerdir? Gerçekten ‘kök kurutma’nın ne anlama geldiğini biliyor musun? Kimler Kürtleri ‘haşere’ olarak tanımlayıp temizlenmeleri için ferman çıkardı? Sende zırnık kadar vicdan olsaydı, daha dün Uludere’de paramparça edilen otuz dört Kürt insanının kanı henüz kurumamışken, ancak efendilerinin duymaktan hoşnut olacakları böylesi soytarıca bir belirlemede bulunmazdın. Ama ar damarı çatlamış senin gibi kaşarlanmış bir hainde kızaracak yüz ne gezer.
Bir toplumsal mühendislik kurumu olan ulus-devletin önünde senin gibi secdeye yatan çağdaş putperestler toplumdan, toplumsal ahlaktan ve toplumun yücelttiği değerlerden hiçbir şey anlayamazlar. Çünkü senin hizmet ettiğin sistem toplumsuz ve insansız bir sistemdir, Kürt toplumunu özyönetimsiz bırakmış sömürgeci bir sistemdir. Bunun içindir ki Kürtlerin özyönetimlerine sahip olmalarına karşı çıkıyorsun. Kendini bu devletin sahibi olarak görüyor, devletin ‘günü geldiğinde’ Kürtlere gönlünden kopanı vereceğini anlatmaya çalışıyorsun. Ancak şunu unutma: Kürt halkı dilenci değildir. Kendi hain gerçeğine bakmadan küçümsediğin Önder Öcalan Kürtleri özgür yaşamakta sonuna kadar kararlı bir halk düzeyine yükseltti. Kendisini adeta yoktan var ettiği için, bu halk kendi Önder’ine ölümüne bağlıdır. Onun esaretini normalleştirmemesi için halkını uyaran ve bunun için de bedenlerini ateşe veren gençlerimizin yüreklerinin büyük insanlık için nasıl çarptığını senin gibiler bilemez. Zira bir hainin çoraklaşmış yüreğinde asla aranmaması gereken duygu sadakat duygusudur. Hain sadakat duygusunu yerin yedi kat dibine gömmüş bir yaratıktır.
Senin de, tapındığın ulus-devletinin de Kürtlerin en büyük silahının ne olduğunu bildiğinizi sanmıyorum. Saflarında senin gibi ihanete yatmayı tercih edenler dışında, Kürtlerin en büyük silahı özgürlüktür, özgür yaşamdır, özgür yaşam yasasıdır. “Hiçbir yasa özgürlük yasasının üstünde bir güce sahip değildir.” Senin ulus-devletin Kürt’ün bu yasasını tanımadığı için Kürt de bu ulus-devletin yasalarını tanımıyor. Sorun maddi silahlarla çözümlenecek olsaydı, zibil gibi ultra modern silahları bulunan Türk devleti çoktan gerillanın ‘kökünü kurutmuş’ olurdu. Buna rağmen Kürtlerden silaha tövbe etmelerini istemen şuna benziyor: Senin devletin Kürdistan’ı bir yangın yerine çevirme yetkisine sahip olacak, buna karşılık Kürtler çıra bile yakamayacaklar! Kürtler buna kesinlikle hayır diyorlar. Bu yüzden Kürt halkı ihanet davetiyesi anlamına gelen bu çağrına asla icabet etmez, etmeyecek.
Hitler ve Mussolini’yi mi ararsın, Heydrich’ler ve Goebbels’leri mi görmek istersin, o zaman hizmet ettiğin AKP iktidarına bak. Sürüsüne bereket, bir yığın diktatör müsveddesi var. Hitler’in partisi ‘sosyalist’ etiketi taşıyordu. AKP faşizmi ise ‘ileri demokrasi’den söz ediyor. Hitler ne kadar sosyalist olduysa AKP de o kadar demokrattır. Ama yine de demokrasiye tanıklık etmek istersen Diyarbakır’a, Yüksekova’ya, Hakkari’ye, Şırnak’a gel. Bir toplumun nasıl iradeleştiğini gör, zalimlerin zulmüne nasıl tükürdüğünü gör, Öcalan’ı nasıl sahiplendiklerini gör, nasıl bağrına bastığını ve özgürlüğünü nasıl kendi özgürlüğü saydığını gör! Bakarkör değilsen, bakıp da görebilen gözlerin varsa tabii.
Ve son bir tavsiye: Cami duvarına siymekten vazgeç!