Çorap, pantolon , kara galoşlar ve sabahın takırtısı ayazına karşı babamın keçeden yeleği, tamam ediyorum kendimi. Annem hemen elime bir bardak şerbet tutuşturup , yahmayı ağzıma tıkıştırmaya başlıyor. ( Annemin kilo takıntısını - ki seksenbeş kiloluk abim zayıf derdi, yahut babamın yeyip kilo alın, kökelin, kasaba borcumuz var, diye takılmalarını da anlatmalı mıyım?)
İneklerin sağılmasını yardım, hayvanları çeşmede toplanan köy sürüsünü katma, silah silah oyunu, kesilecek horozun yakalanması ve gün gelip öğleyi buldu. Annemin hazrettiği yemekleri yüklenip yollanıyorum.
Yolda pembe kocaman bir kelebek, açma arzusundaki gülün pembeliğinde bir kelebek; konduğu sarı çiçekten havalanan kelebek; gelip elime konan bilcümle renklerden benekleri olan kelebek; insanı bildiği onca sözcükten bir söz kuramayacak esriklikte bırakan bir kelebek; gözlerini alıp pembe bir yokluğa havalanan…
-Aye harda kaldın!
Bir kelebek gördüm, diye mırıldanıyorum.
-Ne mangoy mangoy konuşuyorsun ola. Geti eppeyi yiyeh. Öldüh!
Abim aklı karalı seçilen çağda uyanmış, günöğleye değin çalışmıştı.
Haliyle açtı ve abimi açlık kadar hiçbir şey sinirlendiremezdi. Sustum. Elimdekileri fazla sallamamaya dikkat ederek hızla döşten inmeye başladım. Yeni biçilmiş yonca ve çayır otları, ezilen kekik ve kır çiçekleri, Çetindere'nin gövdesini dövdüğü kavaklar, rüzgarın fısıltılarını taşıdığı söğüt öbekleri ezcümle toprak ve doğurdukları, kokuyor yeşil. Durdum. Genzimde tanıdık, tatlı yanık bir acılık hissi. Soluklandım. Abimin yorgun ve kızarmış gözleri kunt bir emir veriyor: Yürü!
Abim hemen elimdekileri çekiştiriyor, "Ola sen get babamla emmime dua ele. Yoksa kulağının dibine yaman bir şille yiyecektin" demiyor; yonca öbeğinin altından çıkardığı su bidonu ve bardağı verip, "Get gözeden su geti" diyor. Babamlardan yana bakarak dıngıl dıngıl biraz yürüyor, sonra abimi sinir etmenin anlamsızlığını düşünerek koşuyorum.
Gözedeki çeri çöpü toplayıp, suyun durulmasını bekliyorum. Attım taşla irkilen kurbağa zıplıyor; derede küçük kırılgan daireler oluşuyor.
Su duruldu.
Yoh men öyde yedim, diye üçüncü kez yineleyince amcamın ısrar harekatı son buluyor. Abim hala sinirli, gözleri küfür kıyamet gardımı alıp bekliyorum. Getirif sofrayı haraya kuruftu aye, diye karınca yuvasını gösteriyor. Ötekilerin oraya bakmasını fırsat bilip, dudaklarıyla okkalı bir küfür biçimliyor. Amcam duruma el koyuyor: " Bi şey olmaz, anan zaten eppeği az yolluyuf; garıncayı da at içine belkim doyarsan. Ay can balam sen de anana haber maber götümü-yiyisen." Ağız dolusu bir gülüşü üleşiyoruz ve herkes kendi payını gülümsüyor.
Abim Kör At'ı gösterip suvarmamı söylüyor. "Yorgundu minme ha!" Kör At'ı at tırmığından açıp koşumlarını çıkarıyorum. Aramıza tümsek girer girmez bir taştan yardım alarak atlıyorum sırtına. Dereye indiğimizde, rahat su içsin diye sırtından inip, suların sesinden armağan kadim bir ıslık tutturuyorum.
Gözüm derenin kenarındaki papatyalara ilişiyor. Kelebek! Doğan gün hakkı için oydu; akan su hakkı için o kelebekti; görünmez and olsun ki aynı kelebekti; sevdiğim başı için elime konan, gözümü alıp pembe bir yokluğa havalanan, rengarenk benekleri olan, ergenleşen gülün pembeliğindeki kelebekti. Papatyanın canözüne konmuş pembe pembe ipildiyordu.
Kör At'ın bir yere - hele bu yorgunlukta - kaçamayacağını iyi biliyorum. Onu bırakıp papatyalara yaklaşıyorum. Kanatlarını tepesinde birleştirmiş. Biraz daha yaklaşıyorum. Kanatlarını iki yana açıyor. İyice yaklaşıyorum. Havalanıyor. Havada küçük bir daire çizip Çetindere'nin öte yanına geçiyor. Geçiyorum. Adını bilmediğim bir çiçeğe konup kanatlarını tepesinde birleştiriyor. Yakınlaşıyorum. Biraz daha. Havalanıyor. Küçük bir daire, kuşburnu ağacı; yakınlaşma, biraz daha, kanatlarını açıyor; küçük bir daire keklik; yakınlaşma, biraz daha… yarpuz evelik…geven…kuşekmeği… Derenin yirmi, yirmibeş metre ötesinde çelik -dikenli-tel örgülere ulaşmıştım. Kelebek uçmuş uçmuş uçmuştu, ben bakmıştım.
***
Abim devlet'li, asker'li, öfkeli cümleler kuruyordu. Sözü alıp ölümü koyuyordu üzerine amcam. Abim sınır diyordu, vururlar diyordu, babamsa kırmış boynunu susuyordu. Bağırmıyor, kızmıyor, sövmüyor, ölüm demiyordu. Düşünüyorum da belki o da benim gibi kelebeği düşünüyordu… Hatta belki de aynı şeyi düşlüyorduk: Kelebek olmak ve….
* J.L.Borges/Yedi Gece
** 1 Nolu F Tipi Cezaevi
KIRIKLAR/BUCA
Öy: Ev
Harda: Nerde
Mangoy mangoy konuşmak: Burnundan konuşmak, mırıldanmak
Balaca: Küçük
Eppeh: ekmek
Yahma: 1-sürme, 2- üzerine yağ sürülüp şeker dökülmüş ekmek