Televizyonlarda zuhur eden kapıkulu siyaset canbazlarını gördükçe, çocukluğumuzun ip canbazlarından özür dileyerek kıssası hissesinden çok, masalsı bir metni paylaşmadan önce çocukluğuma yolculuk yapmak isterim. Tüm marifetleri "düşecekmiş" gibi yaparak seyircilerin yüreğini ağzına getiren çocukluğumuzun canbazları, "bir çiçek sapı" kadar saf ve uykusuz olduğumuz zamanların delilidir. Tüm hesaplarını yerçekimi ile gökçekimi arasındaki ölümcül denge ve ipin dünya görüşü üzerine kurmuş canbazlar tanıdım. İçlerinden biri aşağıda yeryüzü, ipte gökyüzü gibiydi. Yüzünü görünce ayakları, ayaklarını görünce yüzünü unuttururdu. Ayağın tarihteki rolünü ilk o düşündürdü bana. 

Yıllar sonra, Edip Cansever’in "Ayaklarına hiç bakmadım. O kadar ilginçtir ki yüzü bilmem ayakları var mıdır?" dizeleriyle tanıştığımda aklıma o geldi. Şimdilerde, tarih ve coğrafya ipi üstünde devlet gezdiren söz canbazlarını, devlet taklidi politikacıları gördükçe de o geliyor aklıma. İple ve boşlukla baş başa kalmak bir mertebeydi cambaz için. İp onu tüyle tartar, o ipi ayaklarıyla özetlerdi. Her gösteride birbirlerinin kader hesaplarını tutarlardı. O yıllarda uzun bir tenhalıktı kasaba. Dağlar uzun, upuzun bir gürültüydü ve henüz dağban çocuklara kapılarını açmamıştı. İpin sır kâtibi canbaz, gösteri sonrasında, ipteyken ipe söylediği cümlelerden hikayeler kuran, soruları izleyicilerin üzerine düşüren, cevapları ipe seren bir vakanüvis idi.

Sözün burasında benim canbazı bırakıp, başka zamane siyaset ve medya cambazlarına delil olsun diye bir cambaz hikayesi okuyalım:

"Ammaa…, dehşetle hazzettiğim bir varyete varsa o da ip canbazlarınınkiydi. Biri handiyse sağır, üfürsen havalanacak denli sıska, çirozlukta onunla yarışan diğeri ise âmâ olan bu zatları yolda görsen hiç aklına gelir mi melekeleri? Ya o çelimsiz bacaklarda böylesi derman? Meğer şark illerinde namını duymayan bir bendeniz kalmışım bu muhteremlerin. Zannedersin hakiki hayatları ip üstünde geçiyor. İpe çıkmalarıyla bambaşka bir âlem aralanıyor. (…) Canbaz ipin nihayetine değil, menzil tüketmeye yürüyor. Yalnız ipteki değil, sinesinde vücuda gelen kâinatın sinik dengeyi, o ilâhi muvazeneyi arıyor. Cümle ahali o hûşûya kapılmış, canbazhane elemindeki kendi ibadetini yerine getiriyor. (…) Sıra bizim dervişlere geldiğinde, kesik kesik vuran kös haricinde tek sâdâ işitilmez oldu. O denli sessizdi ki meydan, yanan meş’alelerin çıtırtısını duyabilirdin. Dervişler ilkin ipin orta yerinde buluşacak, âmâ olanı diğerinin terazisine basaraktan omzu üzre çıkıp tüneyecek ve dahi ipin nihayetine kadar aynı muvazene ile ilerlenecek ki, şehzade onları keyfine göre ödüllendire. Dervişlerin aradıkları altın değilse de. Nefesler tutuldu canbazları yanıltmamak için. Ayaklarında kubadi pabuçlar, temkinli adımlarla ilerleyen birinin gözleri iraden, diğeri tamamen kapalı dervişlerin yüzlerinde raks ediyordu yalım suretleri. Teraziye yüklenip yoldaşının omzuna yerleşirken âmâ, ahalide heyecan had safhada idi. Numaranın en çetin mertebesi atlatılmış olmakla birlikte, nazik muvazenenin temin lüzumu sürgidiyordu. Nihayete ancak birkaç adım daha kalmıştı. Tam bu esnada, heyecandan neredeyse kalbi duruveren Şehzade, erken davranıp fırlattı tepedeki canbaza kuşağından fora ettiği keseyi. Lakin havada uçan pul, kula değil âmânın terazisine rastgeldi. Beyhude debelenme para etmedi. Şehzadenin parası yine fukaraya gitmedi. Tepetaklak olup düşüverdiler aşağı. Gözleri görmeyen, artık nefes de alamayacaktı. Rivayet odur ki, ademin dengesini bozan bir avuç sikkedir. Dervişi öldüren yere değil, akçe mertebesine düşmektir. İşte o gün bugündür Ali Osmani asilzade ile reaya arasında denge kuramaz. Bu hikâyet üzredir ki iki canbaz zinhar bir ipte oynamaz." (Cenk Büker)

Tarih kimseyi "akçe mertebesine" düşürmesin....