"Canı cehenneme rahat uyuyanın..." Diye başlayan dizelerini görünce, şu hızına erişemediğimiz şiddet sarmalını yine bir şair özetlemiş vaktinde dedim: Şükrü Erbaş.

Amed Belediye Başkanlarının tutuklanması sessizliğin şiddetinin bir turnusolu oldu sanki, buraya kadar yaşananlara sessiz kalmanın gizli bir kabulü, anlaşılır bir yanı vardı da, işte o belediye başkanları tutuklanmasaydı daha iyi olurdu kabilinden... Sandık ki Amed’in tüm yolları büyüyecek, tüm evlerin kapıları açılacak, sokaklar dolup taşacak ve iradesine sahip çıkan bir halk, Ankara nezdinde ebed ezel ne kadar sefil zalim varsa parmak ısırtacaktı baskıya. 

Olmadı.

İçimiz bu sessizliğin şiddeti ile girdiği savaşta paramparça çıktı kendi dışına. Ağır bir romandan çıkar gibi... Bir şiir bardağından taşar gibi öyle ezim ezimdi işte.

Bunu ne korku anlatabilirdi tek başına ne de kendi ekmeğinin peşine düşmüş bencillik. Dev bir kızgınlığın harlandığı, öfkenin artık yarım dudak olmaması gerektiğinin resmi çiziliyorken inatla, komşusunun ışığı karanlıkken hep, kendi evinde aydınlık olmasına aldırmıyorsa, ocağı sönmüş yüzlerce binlerce insanın yakın varlığı kendi tenceresini kaynatıyorsa taşım taşım, bir şeyler kocaman eksikti işte bu mayada. 

Şairin sözleriyle:

"Kapısını örtenin perdesini çekenin

Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın

Duvarları ancak çarpınca görenin" canı cehennemeydi... Olması gereken tek yerin adreslenmesi böylesi zamanlarda pek bi önemliydi.

Ankara 'milletinin tadını çıkarıyor' ey Amed. Ama tadı çıkan millet sen değilsin, unutma. Sur'da yüzlerce genç onuru, kimliği ve geleceği için sokaktayken, sen kapı önünde çekirdek çitleyen kadın, kentinde insan yanığı kokusuna aldırmadan işine giden adam... Sen kürtajla kazınmak üzere başka bir haneye yazılmış halktın oysa. Ne kadar beyaz görünmek istesen de dilin esmer zamanların yolcusuydu öteden beri. 

'Sen Türkiye'sin, büyük düşün' dendiğinde üstüne alınman gerekmezdi. O Türkiye, içinde senin olmadığın ülkeydi, bunun hayalini kuracak olanlar da evini başına yıkmak için yeterli maaş ve ikramiyeyi banka hesabında görebilendi. Suların dingin aktığı, yaz akşamlarının aşk çağırdığı kentlerin güzel zamanlarında etrafını dolduran kalabalığa bak şimdi, neredeler? Ciğercide çekilen bir fotoğraf ve senin envai çeşit hediyenle coşturdukların di'li geçmiş, gönlü geçmiş, seni yokluğa gömmüş bir haldeler. Damaklarında ciğer ve kadayıf tadı kadar değilsin, değildin, çünkü o beyinde yer almadığın için gönüllere girmeye değmezdin! Suları çekilmiş bir ova kadar kuru ve işe yaramazsan bil ki tarih tam da bunu böyle hissedesin diye incelikle yazılıp, çizilmişti. 

Amed diyorum, sessiz Kürdistan sen anla!

Sana kendini, kültürünü anımsamak yasaktı. Yakın zaman gösterdi ki pek de güzel unutmuşsun. Êhmedê Xanî Latif Doğan kadar yer tutmamış kalbinde. Gündelik ve çalı çırpı aşk dizilerinde gösterdiğin merak, araştırmacılık, kendi tarihin, köklerin için değilmiş meğerse. Mem û Zîn ne anlatırdı, Tajdin, Beko kimdi, evlenme programları kadar dertlendirmemiş seni. 

Oysa yüzlerce yıllık bir lanete sarılmış kavme aittin. O kavmin dilsiz, köksüz, özsüz bırakılmak istenen bireyiydin, ne gam! Kendinden olmayanın büyüsüyle indin Yusuf'un kuyusuna. Tanımadığın insanlara inanmak, falında çıkan tek kader yoluydu, adı kandırılmak olan. Bir nesil böyle büyürken, bir nesil itiraz etti durmadan. Sen itirazcıların penceresine perde çektin kalın kalın, başka bir dünya düşleyerek oturdun yangının en köz tutmuş mahallesinde. Oysa o mahalle sana insan olmayı anımsatacaktı durmadan, kendini, gelmişini ve geçmişini... Kabul etmesen de sana ait olan silinip, üstüne TOKİ kurulacak yalnızlığını anlatacaktı. Ama TOKİ'den ev alıp, sırtını dönmek için çırpınacaktın bu kez. Dicle öldürülürken, Hasankeyf'in ciğeri sökülürken, torunların sana soracaktı bu zamanın yıkımlarını. Kurutulmuş bir tarihe manzaralı evimde size beyaz bir tarih yazıyordum diyeceksin değil mi? O Dicle günlerce gençlerin kollarını, bacaklarını, el ve ayaklarını kustu, bildin mi? Molozların arasından çıkan senin geleceğindi oysa...

Ahh...

"Canı cehenneme, başkasının yangınıyla

Evini ısıtıp, yemeğini pişirenin.

Bahçesine dek gelen alevleri

Şehrayin sanan aptalın

Canı cehenneme, camlarında

Parçalanmış cesetler uçarken

Bir iğdiş incelikle, çiçekleri sulayanın." dedi şair. Bil ki aklımızdan sana dair tek geçen cümle bu: Canın cehenneme!