
Arkasında farklı birçok güç olsa da, görünürde Fethullahçı Hareket etrafında somutlaşan stratejinin ana unsurları ve hedefleri iyice netleşmiş bulunuyor. Bu stratejinin amacı Başbakan Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını engellemek ve AKP’nin şimdiye kadar olduğu gibi güçlü ve tek başına iktidar olmasına yeniden fırsat vermemek.
Mevcut strateji, söz konusu amaç doğrultusunda şimdilik önümüzdeki seçim süreçlerini kullanmak istiyor. 30 Mart yerel seçiminde AKP’yi sarsmayı ve gücünü kısmen zayıflatmayı, buna dayanarak da Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını engellemeyi hedefliyor. Eğer bunları başarırsa, ardından gelecek genel seçimde kendi siyasetlerini uygulayan yeni bir hükümeti işbaşına getirmek istiyor.
Görüldüğü gibi, Fethullahçı Hareket tarafından yürütülen strateji yöntem olarak şimdilik önümüzdeki seçimleri esas alıyor. Fakat bu, başka yöntemler uygulamayacağı anlamına gelmiyor. Eğer söz konusu seçimlerde hedeflediği sonucu başaramazsa, o zaman darbe de dahil farklı yöntemlere başvurabileceği anlaşılıyor. Bu stratejinin müdahaleciliği ve darbeciliği buradan ileri geliyor.
Buna karşı AKP’nin izlediği strateji de önemli ölçüde netleşmiş bulunuyor. Gerçi AKP içinde Bülent Arınç ve Abdullah Gül gibi farklı sinyaller verenler de var. Fakat şimdilik AKP stratejisini Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çizgisi belirliyor ki, onun tutumu da iyice netleşmiş durumda.
Tayyip Erdoğan’ın izlediği strateji ise, Fethullahçı Hareketin yönetimi ile tabanını ayrıştırmak, hedefine hareketin yönetimini koymak, aradaki çelişki ve çatışmayı keskinleştirmek, böylece yönetimi şahsında Fethullahçı Hareketi siyasal alanda etkisiz kılarak iç ve dış güç odakları için kendisini tek siyasal güç ve muhatap haline getirmek oluyor.
Tayyip Erdoğan bu biçimde mevcut tabanını koruyabileceğini ve önümüzdeki seçimlerin hepsini yeniden kazanabileceğini hesap ediyor. Bu temelde 2023 planını uygulamak istiyor. On yıl da cumhurbaşkanı olarak ülkeyi yönetmeyi hedefliyor. Bunun için sahip olduğu tüm gücü seferber edeceği anlaşılıyor.
Gerçi Tayyip Erdoğan için durum iktidar olmanın da ötesine geçmiş bulunuyor. Bu işe kelleyi koymuş olduğunu her fırsatta ifade ediyor. Bu nedenle cumhurbaşkanı olma konusunda siyasal duruma göre esnek davranabilir. Tabi siyasal iktidarı kendi elinde tutmak kaydıyla. Yani en azından başbakanlığı sürdürmek temelinde.
Tayyip Erdoğan, Fethullahçı Hareketi siyaseten etkisiz kılarsa, o zaman başta ABD olmak üzere dış güçlerin kendisini muhatap almak zorunda kalacağını düşünüyor. Bu biçimde Fethullahçı saldırıya umut bağlamış olan partileri de gerileteceğini hesaplıyor. Mevcut kitle tabanını ve elindeki gücü iyi kullanırsa bunu başarabileceği hesabını yapıyor.
Egemen sınıf siyaseti açısından 2014 ve 2015 yıllarında çatışacak iki temel stratejinin bunlar olduğu netleşmiş bulunuyor. Bu konuda mevcut partiler ve sayılarının fazla olması çok fazla bir anlam ifade etmiyor. Mevcut haliyle CHP ve MHP’nin de birinci strateji tarafında yer aldığı açıkça görülüyor. Onların “Ulusalcılıkları” çoktan “İşbirlikçiliğe” dönüşmüş bulunuyor. Deniz Baykal “Okyanus ötesinden gelen mesajlara güvenmek istiyorum” diyerek genel başkanlığı bıraktığında bunun gerçekleşmiş olduğu anlaşılıyor.
Dış güçler açısından ABD ve NATO’nun birinci stratejiyi esas aldığını insan belirtebilir. Hatta birinci stratejinin esasta bu güçlerin stratejisi olduğunu söylemek daha doğrudur. Almanya ve Fransa bu konuda ikili oynamakta ve fırsatçı yaklaşmaktadır. Rusya ve Çin ise daha çok AKP’den yana gözükmektedir.
Günümüzde demokrasi adına siyaset yapar ve strateji belirlerken işte bu gerçekleri yeterince görebilmek gerekiyor. Demokratik toplum stratejisini bu çelişki ve çatışmayı görme temelinde oluşturmak önem taşıyor. Kuşkusuz iki stratejinin de kuyruğuna takılmamak, bağımsız bir strateji olarak üçüncü taraf haline gelmeyi mutlaka başarmak gerekiyor. Fakat mevcut çelişki ve çatışmayı görmeden ve onlardan yararlanmadan da başarı elde edilemez.
Demokratik toplum ya da özerklik stratejisi, halka dayanan bir üçüncü strateji olarak esas itibariyle kendi örgütlülüğüne ve gücüne dayanmak durumundadır. Mevcut ortamın kendi gelişmesi ve çıkış yapması için elverişli olduğunu görmesi gerekir. Esas itibariyle iki stratejiyi de başarısız kılarak demokrasinin zaferini hedeflemesi şarttır. Bunun için halkın gücünü harekete geçirmeyi ve her türlü demokratik mücadele yöntemini kullanmayı başarması zorunludur.
Demokratik siyasetin stratejik duruşu böyle olmakla birlikte, başarı için elbette yoğun taktik yapabilmesi de gerekir. Bunun başında da kendi dışındaki güçler arasında yaşanan çelişki ve çatışmalardan yararlanmayı bilmek gelir. Bu konuda her türlü taktik yaklaşımı kuyrukçu olarak değerlendirip uzak durmak ne kadar yanlışsa, taktik yapma adına etkisiz kalmak ve uzantı durumuna düşmek de o kadar yanlıştır. Sırat köprüsünden geçmeye benzeyen bu yol yürüyüşünü başarabilme ustalığını göstermek gerekir.
Günümüzde çok yoğun ve keskin bir biçimde yaşanan bu stratejik çatışma içinde PKK Lideri ve Kürt demokratik siyasetinin izlediği tutuma ilişkin geliştirilen eleştiriler duyarlılık yaratmakla birlikte, taktik mücadeleyi yeterince anlamayan yaklaşımlar olmaktadır. İlk iki strateji arasındaki çatışmada zayıf taraf olan AKP’den yararlanmayı ifade eden taktik yaklaşımın yanlışlık içeren bir yönü yoktur. Ancak bu stratejik bir yaklaşıma dönüşür veya yöntemde başarısız kalırsa yanlış görülüp eleştirilebilir.
Kürt demokratik siyaseti adına bazen böyle hatalı ve yetersiz sözler söylenmektedir. Fakat stratejik yönetimin böyle olduğunu söylemek doğru ve gerçekçi değildir. Tersine İmralı ve Kandil’den gelen ve süreç konusunda uyarılarla dolu olan açıklamalar sıklaşmış bulunmaktadır. 30 Mart yerel seçimleri sonrasında yeni bir siyasal sürecin gelişeceği açıkça ifade edilmektedir. Herkesin bu konuda duyarlı olması ve bu temelde 30 Mart seçimlerine yüklenilmesi istenmektedir.
En azından 2014 yılının bu üç strateji arasındaki kıyasıya bir mücadele olarak yaşanacağı şimdiden belli olmuştur. Hangi stratejinin kazanacağını ve sonucun ne olacağını ise yaşanacak mücadele belirleyecektir. Şimdi güçlü görünse de Tayyip Erdoğan’ın uzun vadede fazla bir şansı yoktur. ABD vesayetinin daha da güçlenmemesi için demokratik siyasetin kesin başarı kazanması zorunludur.