Tarihsel, toplumsal ve ekolojik bir perspektif içerisinde bakıldığında, kapitalist sistemden kaynaklanan gelişmelere karşı en hassas alanın kentler olduğu ortaya çıkmaktadır. Tarih içinde kent ekonomisinin değişim sürecinin kent mekanındaki en belirgin kanıtı, özelleşmiş bir işlevsel alan olarak “pazar yeri”nin ortaya çıkışı ve “para”nın kullanılmaya başlanmasıdır.

Kapitalizmi tanımlayan temel olgu ise sermaye birikiminin gerçekleşmesidir. Sermaye bir süreçtir. Toplumsal hayatın meta üretimi aracılığıyla yeniden üretimi sürecidir. Süreç yeni ihtiyaç ve istekler yaratarak, insanın emek kapasitesini ve arzuyu sömürerek, mekanları dönüştürerek, aşırı birim sorunları yaratır. Bu mekanizmalar aracılığıyla kendi tarihsel coğrafyalarını yaratan kapitalizmin gelişme güzergahının temeli hep spekülasyon olmuştur.
Toplumsal üretim süreci, aynı zamanda, bir yeniden üretim sürecidir. Üretim koşulları, aynı zamanda, yeniden üretimin de koşullarıdır. Üretim, biçim olarak kapitalist ise yeniden üretimin biçimi de aynı olur. Kapitalizm ortaya çıkışından bu yana sadece üretim süreçlerine değil, yeniden üretim süreçlerine de kendi damgasını vurma çabasında olmuştur.
Günümüzde, sermayenin yeniden üretim sürecinde, kent mekanına yapılan yatırımlar sermayenin ikinci döngüsünü oluşturarak karların düşmesini engellemektedir. Diğer bir deyişle kapitalist devlet ve sermayenin işbirliği ile üretilen kentsel mekanın kendisi de (alt yapı yatırımları, iş merkezleri, rezidanslar, konut alanlarıyla) pazarda değişim değeri olan ticari bir mala dönüşmektedir. Böylece meta üretiminde karlılığın düştüğü dönemlerde, mekana yapılan yatırımlar sermayenin değersizleşmesini engellemektedir.
Modern kentler, sınıfsal eşitsizliğe dayalı kapitalist birikimin (gelişmenin) devamlılığını sağlamak üzere tasarlanan ve mekana doğrudan müdahalelerle inşa edilen bir sosyal-fiziksel ölçeklerdir.
Kentselliğin yorumlanmasında çığır açan, devrim olarak nitelendirilen kuramsal çıkış Henri Lefebvre tarafından  yapılmıştır. Lefebvre’nin bu kuramsal çıkışı özetle şöyledir: Kentsel mekan bir üründür. Bu ürün tarihsel süreçte iktisadi “değer kuramının” kıstaslarından hareketle sosyal, politik, ideolojik vasıflara sahiptir; çevremizi, yaşam biçimlerimizi, mülkiyet ve hukukun içsel karakterini, hatta giderek bilginin boyutunu belirler.
Lefebvre’nin kuramından hareketle bir “ürün” olan kentsel mekanın iktisadi anlamını içerdiği “değer” belirler. Ürünün değeri piyasa koşulları ile oluştuğu durumda bir “değişim değeri” niteliğine sahiptir. Ama ürünün değeri bazı durumlarda piyasa koşulları ile oluşamaz. Çünkü o ürüne atfettiğimiz değerler içinde parayla ölçülemeyecek kültürel, toplumsal, duygusal bağlar olabilir. Bu durumda o ürünün değişim değerinin yanı sıra bir de “kullanım değeri” söz konusudur.
İktisatta “değer” kavramının Adam Smith (1723-1790) ve David Ricardo (1772-1823) tarafından kullanıldığını, daha sonra Marx (1818-1883) tarafından geliştirilerek sıkça kullanıldığını biliyoruz. İktisattaki bu kavramların dışında, ürün olarak mekanın belirleyici olduğunu söyleyen Lefebvre, kapitalizmin mekan üzerindeki hakimiyetinin günlük hayat içinde ve üzerinde siyasal iktidar kurmanın temel ve kapsayıcı bir kaynağı olduğuna işaret etmektedir.
Kapitalizm için mekanın somut kullanım değeri değil, değişim değeri önemlidir. Mekanın tarihsel-kültürel değeri ve kullanımının, temsil ettiği sosyal değerlerin önemi yoktur. Bunlar, söz konusu mekanın değişim değerine katkıda bulundukları, çoğalttıkları sürece önemlidir. Mekan, kapitalizm açısından pazarda alınıp satılan soyut birer parsel ya da binadan başka bir şey değildir. Bu nedenle toprak ve üzerindeki yapılar, kapitalist ekonomide bir mal haline gelmiştir.
Toprak ve üzerindeki yapıların, güncel kapitalist iktisatta mal olduğunu ama toprak ve yapıların sıradan mallar olmadığını, bu yüzden kullanım değeri ve değişim değerinin özgül bir anlam kazandığını belirten David Harwey’e göre: Analizciler genellikle ya kullanım değeri üzerine yoğunlaşırlar ya da değişim değeri özelliklerine (piyasa değişim sistemi); ama ikisinin nasıl ilişkilendirileceğine dair bir düşünce yoktur.
Kentin bir değişim değerleri alanı olarak da önemini kavrayan kapitalizm, “değişim değerinin egemen olduğu” bir sistemdir. Buradaki ‘’egemen’’ ifadesi önemlidir, çünkü kapitalist toplumda kullanım değeri ortadan kalkmaz ama kullanım değerleri ancak değişim dolayında gerçekleşir.
Türkiye’de “Kentsel Dönüşüm” adı altında yürütülen uygulamalara bakıldığında kentsel mekanın “değişim değerinin” o alanda yaşayanların aleyhine artırılması amacını içerdiği görülecektir. O alanda yaşayanların dışlanarak dağıtılması o alanlarda oluşmuş komşuluk, akrabalık ilişkilerini, yardımlaşmayı, dayanışmayı da dağıtmaktadır. Bir sosyal dokuyu hiçleştirerek “dönüşüm” yapılması o kentsel alanın değişim değerini (yani yaygın kullanılan kentsel rantı) artırmakta ve değişim değeri sermayeye aktarılmaktadır.
İstanbul Sulukule’de, Balat’ta, Ayazma’da “Kentsel Dönüşüm” adı altında yaşananlar bu durumun açık bir örneğidir. Sulukule’de Roman vatandaşların oturduğu mekan, kültürel açıdan (mekanın kullanım değeri açısından) çok zengin bir sosyal ve kültürel dokuya sahiptir. Bu mekanda oturanların esas uğraşısı özgün roman müziği yaratıcılıklarıdır. Kentsel dönüşüm adı altında istisnai bir sosyal doku yok edilmiş, Romanlar için “kullanım değeri” olan mekanları, onları evlerinden söküp atanlar için “değişim değeri”ne dönüşmüştür. Kentsel dönüşüm adı altında yoksullar kent dışına sürülmüştür.
Günümüzde kentler artık iki temel proje etrafında oluşturulmakta, yeniden üretilmekte ve dönüştürülmektedir. Bu dönüşüm projeleri, kentin bir yaşam mekanı “kullanım değeri” ya da yaygın kullanılan kavramı ile kentsel rant “değişim değeri” olarak görülmesiyle birbirlerinden ayrılmaktadır.  

Kriz ve yeni coğrafyalar

Kapitalizm krizinin nedenleri arasında en belirleyici olarak görüleni aşırı birikimdir. 1930’lardaki krize de dünya ekonomisine İngiltere’nin egemen olduğu 19. yüzyıl liberalizmiyle gelen aşırı birikim dalgası yol açmıştır. Bu dalga, liberalizmin dizginlenerek, emek, sermaye ve politik güç arası ilişkilerin devlet müdahalesiyle yeniden düzenlenmesini öngören  Keynesyen talep yönetimi rejimleriyle dindirilmiştir.
Kriz esas olarak efektif talebin üretime oranla yetersizliği biçiminde ortaya çıkmıştı; çözüm arayışları da bu temelde yürüyordu. 1945’ten 1973’e kadar büyük ölçüde ayakta kalan uzun canlılık döneminin zeminini oluşturan Fordizm güçlü bağlarla Keynesçiliğe bağlanıyordu.
1930’lardan beri artarak 1970’lerde doruğuna ulaşan kentleşmenin kırsal işgücünü terk etmesi, diğer yandan “yerkürenin hemen hemen en ücra köşelerinin bile dünya ekonomisine dahil edilmesi sonucu sistemin coğrafi sınırlarına” ulaşılması nedenleriyle sermayenin yeni emek kaynaklarını harekete geçirme kabiliyetinin daralması ve diğer nedenlerle kapitalizm krize girmiştir.  
Kriz, kapitalizmin bir hareket yasasıdır ve kapitalizme içkin bir işleyiştir. Kriz, kapitalist sistemle özdeşleşmiş bir durumdur. Kapitalizmin kriz eğilimi her dönemeçte genişler ve derinleşir. Marx ve Engels’in 1848’de yayımladığı Manifesto bizi toplumu temellerine dek sarsan dönemsel krizlerin kaçınılmazlığı konusunda uyarır. Bunlar, sayısız toplumsal ihtiyaç varken fazladan üretimin, bolluk varken açlığın, giderek genişleyen eşitsizliğin sonucu olan yıkım krizleridir.
Lefebvre 1976’da, kapitalizmin 20. yüzyılda sadece ve sadece bir yolla -mekanı işgal ederek ve mekanlar üreterek- ayakta kaldığını söylüyordu.  
Sermayedarlar artı-değer üretebilmek için artı-ürün üretmek zorundadır; bu üretilen değer de sonrasında daha çok artı-değer meydana getirmek için yeniden yatırıma dönüştürülmelidir. Üretim alanında ortaya çıkan sermaye fazlası kent mekanına yönlendirilerek, sermayenin aşırı birikim krizi belli bir dönem için aşılabilmiştir.
Meta üretimi ve tüketiminin gerçekleştiği sermayenin birinci çevriminde biriken sermayenin tekrar yatırıma aktarılmadığı durumlarda, bu aşamada oluşan aşırı birikimin ikinci çevrime aktarılması kapitalizmin krizi çözmenin başlıca yollarından biri olmuştur. İster devlet ister piyasa aracılığıyla olsun, ikinci çevrime aktarılan kaynakların önemli bir bölümü kentsel  mekana yönelmiştir.
Kentsel mekana yönelen yatırımlar ise bir yandan aşırı birikim sorununu çözerken, diğer yandan da yeni taleplerin ortaya çıkmasına yol açarak birinci aşamada ortaya çıkan krizin çözülmesine de yardımcı olmuştur. Kent mekanının kendisi sabit sermaye haline gelmekte ve kapitalizm giderek artan biçimde kent mekanına kendi mantığını empoze etmektedir.
Gelişmiş ülke kentleri ile azgelişmiş ülke kentlerini ortak kılan nokta: 1980 sonrası yaşadıkları yeni liberal dönüşümlerdir. Bu iki grup kent için de emeğin yeniden üretimini ön plana çıkaran kentleşme deneyimleri, Keynesci ve ithal ikameci gelişme stratejilerinin 1970’li yıllarda içine düştüğü bunalım ve bunun sonucunda hakim hale gelen yeni liberal politikalarla birlikte, son bulmuştur.
Sanayisizleşmenin, yüksek işsizliğin, istihdam yaratmayan ekonominin, emlak ve finansa dayalı iş dünyasının derinleşerek genişlediği, sermayenin finans alanlarına yöneldiği yeni bir sürecin başlamasıdır. Bu süreçte, daha geniş coğrafyalara açılmak isteyen uluslararası sermaye, kendine daha fazla karlılık ve spekülatif kazançlar sağlayacak mekanlar arayışı içine girmiştir. Ulus devlet sınırlarını aşan ilişkiler ağının ortaya çıkması kentlerin konumlarında önemli değişikliklere yol açmıştır. Küreselleşme sürecinin yeni mekansal kurgusu, kentlerin birbirleriyle yarıştığı “dünya kentleri” sistemidir.
Bu süreçte dünya üzerinde birçok kent özellikle ticaretin sağladığı avantajla öne çıkmaya ve uluslararası alanda adı devletlerden daha çok anılmaya başlamıştır. Bu da ulus devletin artık yetersiz bir örgütlenme olduğu, geleceğin hakim yönetim mekanlarının kentler olacağı tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.
Bu gelişmelerin sonucunda eskiden ulus-devletler aracılığı ile gerçekleştirilen sermaye, mal, hizmet ve bilgi akışları artık kentler aracılığı ile gerçekleştirilmeye başlamıştır. Günümüzde dünyada sermaye, mal ve bilgi akışına yön veren belirli büyük kentler (Tokyo, Londra, Newyork, İstanbul vb.) söz konusudur. Bu kentlerde verilen kararlar dünya ekonomisine ve dolaylı olarak siyasal yapısına yön vermektedir.
1800’lerde dünyada kentlerde yaşayan nüfus, toplam nüfusun yalnızca yüzde ikisini oluşturuyordu. 1875’de dünyada nüfusları milyonu aşan sadece beş sanayi kenti mevcuttu, nüfuslarının toplamı da 10 milyonunun biraz üzerindeydi. 1925’e gelindiğinde sanayileşme yaygınlaşmıştı ve milyonu aşkın nüfusu olan kent sayısı 32 olmuştu, toplam nüfusları da 72 milyonu aşıyordu.
İnsanlık tarihinde ilk kez, kırsal alanlarda yaşayanlardan daha fazla insan kentlerde yaşamaya başladı. Dünyanın 1960’daki nüfusunun tamamı (4 milyar insan) şimdi kentsel alanlarda yaşıyor. Sayıları 26’yı bulan (toplam 420 milyon nüfusu barındıran) 10 milyondan fazla nüfuslu kentler ortaya çıktı. Dünyanın karasal yüzeyinin yalnızca yüzde 2’sini kaplayan kentler, dünya kaynaklarının yüzde 75’inden fazlasını kullanıyorlar. Yapılan araştırmalar, Dünyanın en büyük (nüfusu 250 bini aşan) 744 şehrinde gerçekleşen karbondioksit salınımının, dünyanın tüm ormanlarını bir araya getirdiğimizdeki emme kapasitesini yüzde on aştığını ortaya koyuyor.
Borsada spekülasyona, sınırsız bir kazanç ve tüketmeye dayalı ekonomik sistemin kaçınılmaz sonuçları, finansal krizlerdir. Sanayi toplumunu bir sonuç olarak değil, kentsellik için hazırlayıcı bir aşama olarak gören Lefevbre’ye göre, sanayide oluşturulan ve gerçekleştirilen artı-değerin azaldığı yerde, spekülasyon, inşaat ve gayrimenkulde gerçekleştirilen oran çoğalır. İkinci devre temel devrenin yerini almaya gelir.
Sermayenin küresel ölçekte bütünleştiği mekanın bağrında, sanayisizleşmenin, işsizliğin, yoksulluğun, eşitsizliğin, güvencesizliğin ve mekanın metalaştırılmasının dünyası yaratılmıştır. Dünya üzerinde bir milyara yakın enformel işgücü,  belirli kent merkezlerinde yoksulluk içinde ve sınıfsal olarak ayrışan kent mekanlarında yaşamaktadır.
Kanıtlar, kentselleşme güçlerinin şiddetle ortaya çıktıklarını ve dünya tarihi sahnesine egemen olduklarını göstermektedir. Kentselleşme, kapsam olarak küreselleşmiştir.

Kentsel dönüşüm projeleri

Türkiye’de 1980 yılına kadar uygulanan ithal ikameci ve iç pazarı korumacı sanayileşme modeli 24 Ocak kararları ile terk edilmiş, yerine “ihracata dayalı kalkınma” modeli kabul edilmiştir. Kapitalizmin küresel programına ilk uyum sağlayan ülkelerden biri olan Türkiye, yeni liberal yapılanma sürecine hızlı bir biçimde eklemlenmiş ve yeni liberal politikaları kapitalist sistemle eşzamanlı olarak uygulamaya sokmuştur.
1980’den günümüze kadar geçen süreçte Türkiye kentlerinin gelişimini etkileyen en önemli dinamik uygulanan yeni liberal ekonomi politikalar kapsamında, kent mekanının sermayenin birikim mekanı olarak görülmesi, mekanın kendisinin metalaştırılmasıdır. Sermayenin finans piyasalarından sonra yöneldiği alan kentsel rantlar ve tüketim alanları olmuştur.
Sermaye kazancının, sanayi üretimi yerine başta finans olmak üzere üretim dışı alanlardan elde edilmeye başlandığı, dolayısıyla, kentlerin sanayi ücretlileri yerine, daha çok hizmet sektörü çalışanlarının ikamet ettiği mekanlar haline geldiği 1980 sonrası dönemde kentlerin ve akıllardaki geleneksel belediyeciliğin işlevi değişmiş, halkın kurumları olan belediyeler yeni liberal politikaların kurumları haline getirilmiştir.   
Her bir kentin ve yerel yönetim birimlerinin kendi kaynak ve potansiyellerini sermayeye sunacağı, sürece yarışmacı olarak katılacağı, birbiriyle yarışan kentlerin ortaya çıktığı bir yerel dünya kurulmaktadır. Sermayenin “yönetişim” olarak adlandırdığı yeni bir yönetim anlayışı öne çıkarılarak, kamu yönetimlerinin bir şirket gibi yönetileceği kurgulanmıştır. Bu süreçte, yarışan kentler, marka kentler, sermayeye pazarlanan kentler ön plana çıkarılmıştır.  
Nüfusunun yüzde 70’inin kentlerde yaşadığı Türkiye’de kentli nüfusun yüzde 95’lere kadar artışı öngörülmektedir. Kentsel mekanlardaki konut, altyapı, eğitim, sağlık, ulaşım vb. kamu hizmetleri karlılık açısından önemli potansiyele sahiptir  ve sermayenin yeni birikim alanları olarak seçilmiştir.
Gündelik yaşamda kurulan düzenin ve ortaya çıkan çelişkilerin, toplumlararası ve toplum içi her türlü ilişkilerin temelinde yer alan kent mekanları, sermaye birikim ve kazançları olmuştur. Kent mekanı tamamen “değişim değeri” haline getirilmiştir.
İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir, Bursa, Mersin, Adana, İzmit ve diğer kentlerin tarihi ve kültürel değerleri, ormanları, sahilleri, su havzaları, vadileri, dere yatakları, parkları, meydanları, tepeleri sermaye projeleriyle iş merkezleri, alışveriş merkezleri, rezidanslar, konutlar ve gökdelenlerle doldurularak  kentler “değişim değeri” olarak yeniden üretilmektedir.
Kentin değişimi, kentin sınıfsal düzeyde ayrışması ve kutuplaşması derinleşmekte, zaten var olan rant merkezli kentleşme daha da ön planı çıkmaktadır. 1980’lerden sonra artan gelir dağılımındaki eşitsizliğin ve toplumsal kutuplaşmanın, en çok belirginleştiği yerler yine kentsel yaşam ve barınma alanları olmuştur. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve bölgeler arasındaki dengesizlikler derinleşmiş, yaşam standartları arasındaki uçurumlar büyürken kentlerdeki yaşam alanları da ayrışmaktadır.
Sermaye kesimi ‘güvenlikli siteler/küçük kaleler’ içinde kendisini ‘koruyarak’ yaşarken, ‘varoşlardaki’ emekçi ve ezilenler genişletilmiş üretimin bir parçası olarak artık gözden çıkarılmakta, üretim ve yaşam alanlarının birbirleriyle ve kendi içlerindeki sınıfsal, ekonomik, sosyal ve kültürel bütünlüğünün yıkılarak, emekçilerin ve yoksulların dayanışma ve örgütlülük mekanları dağıtılmaktadır.  
Uygulamaya konulan “kentsel dönüşüm” adı altındaki sermaye projeleriyle insanlar yıllardır yaşadıkları mekanlarından, evlerinden barklarından sökülüp atılmak istenmektedir. Sadece İstanbul’da 750 binden fazla evin yıkımı, 4 milyon insanın yerinden edilmesi söz konusudur.
Kent mekanı dediğimiz olgu sosyal-fiziksel ölçek olarak inşa edilmektedir. Bu inşa sürecinde devlet, sermaye ve sınıflar birbirinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Kapitalist toplumsal ilişkiler bağlamında bağımsız bir mekan olmayan kentin bu inşa süreci, ancak bu hegemonya süreçleri üzerinden analiz edilebiliriz.
Mekanın kullanım ve değişim değerlerinin yönlendirilmesi süreci parsel ölçeğini aşmış, kentsel mekanların daha büyük kentsel mekanlarla, metropol mekanlarla, kırsal mekanlarla, hatta “Dünya Kenti” kavramsallaştırmasıyla ifadesini bulduğu gibi uluslararası düzeye varan ilişkiler ağını kapsamıştır.   
Belleğimizdeki kentler, “Kentsel mülkiyetin sınıfsal dağılımı” ya da “Sınıfların kent mekanında yeniden dağılımı” nedeniyle değişmektedir. Sistem partileri de bu değişim aktörleri konumundadır. Çeşitli nedenlerle gündeme sokulan kampanyalar, “Marka Kentler” yaratmaktan “Dünya Kenti/Finans Kenti”ne kadar tüm söylemler, kentin sermayeleşmesi sürecinin derinleşerek genişleyeceğine işaret etmektedir.
Bu süreç kaçınılmaz değildir. Bu sürece karşı koyabilmemiz için önce bu süreci tüm boyutlarıyla bilince çıkaracağız birlikte. Sömürüye dayanan bir kentsellikten, insanın hak ettiği bir kentselliğe olan yolu açmak, kentlerin ve doğal çevrenin değişim değerini değil kullanım değerini esas alan politikalar için mücadele etmek hepimizin tarihsel bir görevidir. Bunu birlikte yapabiliriz. Gezi Direnişi bunu ortaya çıkarmıştır.

besiktepe@hotmail.com