‘İmanın Ordusu’ adlı kitabı ile Cemaat ve AKP ortaklığının şimşeklerini üzerine çekti. 3 Mart 2011 tarihinde ‘Ergenekon soruşturması’ kapsamında evinde ve Bilgi Üniversitesi’deki odasında yapılan aramada gözaltına alındı. 6 Mart 2011’de ise Gazeteci Nedim Şener’le birlikte ‘Ergenekon terör örgütüne üye olma’ iddiasıyla tutuklandı. Tam bir yıl sonra, yani 12 Mart 2012’de ise hem iç hem de dış kamuoyunun baskıları sonucu birlikte tutuklandığı Şener ile birlikte tahliye edildi.
Tutuklandığı günlerde Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde konu ile ilgili sorulara maruz kalan Türk Başbaşkanı R.Tayyip Erdoğan, Şık ve kitabı için şunları söylüyordu: “Bu kitapları toplatan ben değilim. Tutuklanan medya mensuplarının elindeki belge ve bilgilerin ardında bir şey var ki yargı hemen tedbir istiyor. Bakın bir örnek vereyim. Bombayı kullanmak suçtur. Bombanın hazırlanmasında kullanılan malzemeleri kullanmak da suçtur. Bunun ihbarı gelmişse güvenlik güçleri bunu toplamaz mı...” Evet… Gazeteci Ahmet Şık’tan bahsediyoruz. Şık ile Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da katıldığı bir toplantı sonrasında görüşme fırsatımız oldu. Tutuklama Şık’ın gözünü korkutmamış… Bir aydının göstermesi gereken bir sorumlulukla doğru bildiğini kamuoyuna anlatıyor. Şık, AKP-Cemaat ilişki ve çelişkilerini sorgularken, KCK adı altında yürütülen Kürt avına da vurgu yapıyor ve Türkiye’ye demokrasinin Kürtler üzerinden geleceğini belirtiyor.

Türkiye’de AKP Hükümeti tarafında yaratılan bir kaos ortamı var. Bu kaos ortamına itiraz eden gazeteci, yazar ve aydınlar tutuklanarak cezaevine gönderiliyor. Bundan dolayı insanlar artık geleceğe büyük kuşkuyla bakıyorlar, siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de rejim kurumsal ve zihniyet anlamında değiştirildi ve değişmeye devam ediyor. Bu değişimi sağlayanlar yıktıkları rejimin yerine kendi zihniyetlerini inşa edecekse, bu fırsatın ellinden kaçmasını istemiyor. Bu yüzden Türkiye’de herşey vahşi bir şekilde devam ediyor. Ellerinde kaçtıklarını gördükleri anda, şu anki yaşanan hukuksuzluklar onlar için devam edecektir. Malaasef bu gücün klasik öyküsü… İktidarı elle geçiren alaşağı ettiği kötü tohumu içinde barındırıyor. Bu kötü tohum onun içinde filizlendiği sürece bizde onlarla mücadele etmeye devam edeceğiz. Geleceğimizden endişe etmemek için o endişelere neden olan sebepleri ortadan kaldırmamız gerekir. Güç hiç bir zaman diktatörlerin elinde kalıcı olmamıştır. Güç değiştiği anda mağdurlarla mağrurlarda yer değiştiriyor. Nedim Şener’in kitabında böyle bir söz var: “Mazlumun zulmünün, zalimin zulmünden daha ağır olduğuna tanık oldum.” Umarım bu değişir.

Türkiye’de Gülen Cemaati ile AKP arasında ne fark var ve bunlar aralarında neyi paylaşmaya çalışıyor. Yani bu grubu nasıl tarif edebilirsiniz?
Siyaseten akrabalar ve inanç sistemi olarakta akrabalar aralarında çok küçük farklılıklar var. Ama gelecek olarak neyi hedefliyorlar, inanın o konuda hiçbir fikrim yok, daha doğrusu var ama ne söylesem tevasur olur. Zaten AKP’nin ve Gülen Cemaati’nin şeriat getirecek gibi kaygıların olduğuna da inanmıyorum. Kendi iktidarlarını sürdürmek için bir nesil yetiştirme telaşı var. AKP sermayenin kucağına oturmuş neoriberal bir partidir. Kendi ekonomik sınıfını daha çok güçlendirmeye ve palazlandırmaya çalışan bir güç haline geliyor. Yani güç ve sermayeden başka bir şey istediklerine inanmıyorum. Gülen Cemaati’nin ne istediğinin yönündeki sorunun muhatabı Fethullah Gülen ve onun müritleridir. Ben de bunu gerçekten çok merak ediyorum. Kamuoyuna çıkıp söylemeleri gerekiyor ne istiyorlar. Ben de bu sorunun yanıtını arıyorum ve aramaya da devam edeceğim.

Sizce Gülen Cemaati devlet içerisinde örgütlenen illegal bir hareket midir? Ergenekon’la olan ilişkisi ne olabilir?

Gülen Cemaati’ni belki doğrudan illegal bir örgüt olarak tanımlayamayız ama çok güzel bir illegal şeması üzerinden örgütlendiğini söylemek mümkün. Hıristiyanlıkta ‘Opus’ denen bir örgütleme sistemi vardır. Bana göre o örgütleme sistemini özümsemiş ve onu Türkiye bürokrasisi içerisinde illegal biçimde örgütlüyor. Benim inançlarla ilgili hiçbir sorunum yok, ama bir hareketin kendisini bu kadar saklamasına bir anlam veremiyorum.
Ergenekon’la ilgisi sizin de bildiğiniz gibi KCK Yürütme Konseyi Başkanı Sayın Murat Karayılan daha önce bir açıklama yapmıştı. Cemaatla istibarat arasında çok sıkı ilişkiler olduğu konusunda açıklamada bulunmuştu. Hata bunu ‘Yeşil Ergenekon’ diye tarif etmişti. Gerçekten cup diye oturan bir tariftir. Ergenekon bir parti değil sadece ırkçı, faşizan ve milliyetçi bir zihniyete tekabül ediyor. Ergenekon asıl işlediği suçlardan dolayı yargılanmıyor. Yeşil Ergenekon değimiz grup bununla mücadele ediyormuş gibi görünüp, ama aynı zihniyette beslenen bir yapılanmadır. Evet ben de Yeşil bir Ergenekon olduğuna inanıyorum. Çünkü rejimin yeni sahipleri onlar. Rejimin operasyanal kanadını Gülen Cemaati’ne bağlı bürokrasi içerisinde örgütlenmiş insanlar temsil ediyorlar. 1990’lı yıllarda bunu kurşunla faili meçhul yollarla yapıyorlardı, şimdi yöntem değişti. Sahte belgelerle insanları cezaevine atıyorlar. Bu da bir Ergenekon faaliyetidir. Ama bunun adı Yeşil Ergenekon’dur.

Sanki, AKP ile cemaat arasında bir çatışma yaşanıyormuş gibi görünüyor?

Çatışmanın MİT kriziyle su yüzüne çıktığını düşünüyorum. Aslında AKP iktidara gelmeden önce bu krizin olduğunu düşünmüyor değiliz. 12 Haziran seçimleri birçok kesimde umutsuzluk aşılamıştır. 9-10 yıldır iktidarda olan bir parti oylarını artırarak iktidara gelmiştir. Beni ilgilendiren kısmı ise bağımsızlar oylarını artırarak halkın temsil gücünü meclise taşımışlardır. AKP’nin bileşenlerinin 9 yıllık iktidarında sonunda ortaya çıkan sonuç şu: AKP’nin siyaseten hiçbir muhalefeti kalmamıştı. Ya cezaevine atıldılar ya siyaset sahnesinden atıldılar ya da itibarsızlaştırdılar. Bu anlamda üçüncü dönem iktidarların en önemli sonucu şu olacaktı. O iktidar bloğunun attığı her yanlış adımın artık tek sorumlusu kendisi olacaktı. Beni umutlandıran sonuç bu. Ki öyle oldu çünkü artık yargı vesayeti, Kemalistler ve ordu gibi bir bahanesi yok artık. Olabileceklerin tek sorumlusu AKP iktidarıdır.
Bunların kavga edecekleri kimse kalmadığı için bu sefer güç çatışmasına girdiler. Şu anda gördüğümüz sadece güç kavgasıdır. Eğer varsa uluslararası bağlantıları onu da ben bilmiyorum. MİT çatışmasında üç tane MİT’çinin yargılaması değildi. Kürt sorunu üzerinde yürütülen bir takım politikaların yargılanabilinir hale gelmesidir. Ben iddia ediyorum: Eğer o MİT’çiler ifadeye gitmiş olsalardı. Bu gün tutuklanmış olacaklardı. Onlar cezaevinde oldukları için onlar üzerinde ulaşacakları iki kişi vardı. Biri Başbakan yardımcısı Beşir Atalay diğeri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olacaktı. Cemaat’in hedefi buydu. Oslo görüşmesinde Hakan Fidan ne diyordu? Ben Başbakan’ı temsil ediyorum diyordu. Açılım dediğimiz süreci yürütücüsü kim Beşir Atalay’dı. Türkiye’deki kanunlar şöyle diyor. Eğer devlete ters düşüyorsan ‘dokunulmaz’ değilsin. Eğer bu MİT elemanları tutuklanmış olsalardı Başbakan ve onun yardımcısı Beşir Atalay da tutuklanacaktı. Başbakan yarattığı canavarın Cemaat olduğunu MİT krizinde gördü. O yüzden çok sert bir tutum aldı. Cemaat Başbakan’ın ameliyat olacağını illegal bir şekilde biliyor ve o sürece denk getiriyorlar. Her siyasi kriz Başbakan’ın sağlık sorunları olduğu zaman ya da yurtdışında olduğu zaman hazırlanılıyor. Bu bir tesadüf değil.
Gizli bir örgüt gibi çalışan bir mekanizma var. Son beş yılda Ergenekon gibi davalarla yargı sistemini ele geçirmeleri bunun bir göstergesidir. Ergenekon davasında yargılananların hiçbiri işlediği suçtan dolayı yargılanmıyor. İktidar kavgasından dolayı cezaevindeler. Şu anda Cemaat’le, AKP barışmış gibi görünüyorlar aslında barıştıkları bir şey yok ama zımmi bir ateşkes var diyebiliriz. AKP, Gülen Cemaati ile koalisyondadır. Bu nedenle bir süre birlikte gitmek zorundadırlar. Cemaat, AKP Hükümetin operasyon ve hukuksuzluk kanadına imza atıyor. Zaten AKP ve siyasal İslam 12 Eylül’ün çocuğudur. Bu sistemin içinde doğan bir partinin bu sistemle hesaplaşması mümkün değildir. Bunlar dialog ve hoşgörüden bahsediyorlar. Bunların hiçbirine itirazım yok. Eğer muratları buysa tamam, ama bunların amaçları ne olduğu bilinmiyor. Peki nereden besleniyorsun? Bu kaynakları nasıl yaratıyorsun? Eğer bir sivil toplum örgütüysen senin bunları halka anlatman lazım. Sivil toplum örgütlerin tüzüğü var ve denetime açık. Peki sendeki açıklık ve şeffaflık nerede? Çık halka açık açık anlatsana. 30 yıllık Cemaat’taki adam köşesinde yazıyor: “Ben Cemaat’li değilim.” Esef yani kafan açık kelin göründü. “Ben kel değilim” diyorsun. Halk senin neyine güvensin.

Siz AKP’nin bir 12 Eylül ürünü olduğunu söylediniz. Ama kamuoyu 12 Eylül cuntacılarını AKP’nin yargıladığı gibi bir izlenime sahip…
Bu konuda iddianame kendisini ele veriyor, çok anti-komünist bir dille mevcut sistemi savunan bir iddianame var. Sadece o iddianameye bakarak bile yargılanmak istenen bir sistem olmadığını görüyoruz. Ya da iddianameyi hazırlayan savcının kullandığı dilin o darbecilerden hiç da uzak olmadığını görüyoruz. Özellikle Fatsa’yla ilgili kısımda komünist bir devlet kurulumuş, her yer elle geçirilmiş gibi bir ifade var. Bunu yazan adamdan siz nasıl siyasi bir yargılamadan bahsedebilirsiniz. Erdal Eren yaşı büyütülerek asıldı ve ailesi bu davaya müdahil olarak katılması kabul edilmedi. AKP kendi iktidarını güçlendirmek için şov yapıyor.

‘KCK operasyonları’ adı altında binlerce insan tutuklandı, yani siyasetciler, akademisiyenler, avukatlar, gazeteciler, öğrenciler, işçiler yani devlete muhalif olan herkes tutuklanıyor. Sivil toplum örgütlerden hata ana muhalefet partisinden yeterince tepki gösterilmedi. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Toplumda korku yaratılmaya çalışılıyor. İnsanlar gıklarını çıkardıkları anda kendilerini cezaevinde buluyor. Bunu da medya aracılığla yapıyorlar. Kürtler bu korku duvarlarını aşmışlar. Ama Türk toplumunda inanın çok büyük bir korku hakim.

‘Medya insan zihnine tecavüz ediyor’


Türkiye’de 25 milyon hane düşünün bu toplum yarısı televizyon seyrediyor. AKP’nin medyası bu insanları korkunç bir şekilde etkiliyor. Medya en az günde 25 milyon insanın zihnine tecavüz ediyor. Doğal olarak toplumun ve sokakların siz kalmasının en büyük nedeni bu oluyor. Kendisine devrimci ve demokrat diyenler ülkedeki sistemi değiştirmeye adayız hata dünyayı değiştirmeye adayız diyenler… Peki kendi ailemizi ne kadar dönüştürebildik? Bu kadar iddia sahibi olan insan eğer ailesini değiştirip dönüştürmiyorsa dünyayı nasıl değiştirecek? Bence Türk devrimci ve demokratları oturup bunun hesabını yapmak zorundadırlar. Eğer insanlar acı çekmiş olsalardı. Belki de bu kadar sessiz kalmayacaklardı. Acıların yaşanmaması için de bir arada durmamız gerekiyor. Yakın çevremizde kaç kişiyi Türkiye’deki adaletsizliğe ve hukuksuzluğa inandırmışız? Bence bu sorunun yanıtını verdiğimizde, neden insanların tutuklamalara sessiz kaldığını anlayabiliriz. Meyda her zaman kendini gücünün yanında konum almış durumdadır. AKP hükümeti kendisine iteat etmeyen herkesi tutukluyarak hükümdarlığını sürgürmeye çalışıyor. Ama inanın muhalefet edenlerin sayısı az da olsa onların hükmü sessiz kalanlardan daha fazladır. KCK adı altında 38 gazeteciyi gözaltına alıyorlar. Ama medyada ‘38 şüpheli gözaltına alındı’ deniyor. Burada medyanın Kürt sorununa bakış açısını gösteriyor. Örneğin İstanbul Hukuk Barosu’nun Başkanı bu hukuksuzluğu, açıklamalarda savunuyor. Sana sormazlar mı sen bir hukukçusun ve hukuksuzluğu savunuyorsun? Eğer adaletliysen önce hukuksal prosödürü açıkla ondan sonra siyasi kimliğini ortaya koy. Böyle birşey olur mu? Ergenekon davasında olanlar birer kontrgerilla çalışmasıdır. Ama onlar kontrgerilla davasından dolayı yargılanmıyorlar. Eğer sen samimiysen suçluyu gerçek suçundan yargılarsın.

‘Türkiye’ye faşizan bir iklim hakim’

Ulusal TV’ye bak, bir de Samanyolu TV’ye aralarında hiçbir fark yok. İkisi de Cemaat örgütlemesidir. İkiside ırkçı, şoven ve milliyetçidirler. Yalnız izledikleri yol ve yöntemler farklıdır. İkisi de hukuksuzluğu savunuyor. İşin içine Kürt sorunu girdi mi tüm hukuki ve adaletli süreç duruyor. Olay sadece siyasi bir faaliyete dönüşüyor. Kürt sorunu tarihi, cumhuriyet tarihinden daha eskidir. Fiili savaş tek taraflı ateşkesleri saymasak 30 yıldır devam ediyor. Her türlü adaletsizlik ve hukuksuzluk devam ediyor. Ve bir baro başkanı KCK adı altında süren tutuklamaları kalkıp savunuyor. Hukuksuzluğa, hukuksuzluk ekliyor. 30 yıllık savaşın sürmesinin sebebi Türk aydınının net tutum almamasından dolayı sürüyor.
Diyelim ki, yarın savaş bitti Kürt sorunu çözüldü. Peki ölen askerlerin ailelerine bu sorunu nasıl açıklayacağız? Kimin adına öldüklerini ne şekilde açıklayacağız? Vatanın hangi toprağını, kimden kurtardılar? Siyasetçiler bunu yapıyorlar, çünkü bundan geçiniyorlar. Türkiye’ye faşizan bir iklim hakim. Peki aydının, gazetecinin, hukukçunun ve bürokratın ne açıklaması olacak? Gerillanın ve askerin ailesine işte bu durumu oturup düşünmeleri gerekiyor. Ben Türkiye’ye demokrasinin Kürtler üzerinden geleceğini düşünüyorum. İyi ki varlar zaten onlar bu mücadeleyi diri tutukları için en büyük hedef olmuş durumdadırlar. Kürtler varsa demokrasi var olacaktır. Ben buna içten inanıyorum.


Siz cezaevinde çıktıktan sonra Avrupa Parlamentosu’na davet edildiniz. Siz Türkiye’de antidemokratik uygulamaların AB’de çözüleceğine inanıyor musunuz?
Orada insanlar o kadar çok yanlış bilgilendirmeye maruz kalıyorlar ki… Mesela son 5 yıllık hukuki soruşturmalar zinciri, Cemaat’in lobisi tarafından tek yanlı bilgilendiriliyorlar. Türkiye hakkında beslendikleri tek kaynak İngilizce yayın yapan Today’s Zaman’dır. Lobileri orada cirit atıyorlar. Birçok milletvekilini tavlamış durumdalar. Ta ki, biz tutuklanana kadar. Türkiye’de herşeyin sivilleşme ve demokratikleşme adı altında yapıldığını düşünüyorlardı. Biz orada birçok şeyin manipüle edildiğini anlatmaya çalıştık, ama yetmez orada devrimci, demokrat ve Kürt siyasetin ciddi bir lobi faaliyeti sürdürmesi gerekiyor. Gerçekten Avrupa Parlamentosu’nda çok düzgün milletvekilleri var, olayları anlmaya çalışıyorlar, kafaları çok karışık cemaatin kirli bilgilendirilmesinden arındırmak için bizim lobi çalışmaları hızlandırılmak zorundadır. Çünkü insanlar hergün ya öldürülüyor ya da cezaevine atılıyorlar. Bunu AB’nin sessiz kalmasından destek alarak yapıyorlar.

Gülen ve cemaati 30-35 yıldır iktidarı hedefliyor. Onlar bu gün gerçekten iktidarlar mı?

Evet, polis ve yargı sistemini ellerine geçirmiş durumdadırlar. Emniyetteki örgütlemeleri 70’li yıllara dayanıyor. Bu operasyonların ve soruşturmaların en etkin gücüdürler. Kendi içlerinde bir ‘dokunamazlar’ sınıfını yarattılar. Örneğin Deniz Feneri soruşturması o kadar hukuksuzluğa rağmen tek bir satır okuyamıyoruz. Belki Almanya’daki soruşturmasından dolayı siz bizden daha çok haberdarsınız. Türkiye’de onun çevirisinin yapılması ve yayınlaması dahi yasaktır. Bu çok önemli bir soygundur. İnsanların inancını kullanrak bu soygunu yaptı. Öyle bir iddaname hazırlandı ki, bizim bildiğimiz tüm isimleri akladılar. Eskiden Kemalistler, şimdi ise bunlar kendilerini dokunulmaz sayıyorlar. Nasıl onlar Kemalistleri alaşağı etmişlerse bir gün de halk onları alaşağı edecek. Son olarak şunu söylemek istiyorum bizler yurtdışında da olsak, halkların kardeşliğinin birliğini esas alarak faşist, ırkçı ve şovenist çevrelerle mücadelemiz birlikte küçük hesaplar üzerinden hareket etmeden sürdürüleceğine inanıyorum. Bu konuda üzerime düşeni daha fazlasıyla yapacağıma dair yoluma devam edeceğim.

Ahmet Şık kimdir?
Ahmet Şık, 1970 yılında Adana’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Mesleğe, üniversitenin birinci sınıfında iken Milliyet gazetesinde stajyer muhabir olarak başladı. 1991 ve 2007 yılları arasında Cumhuriyet, Evrensel ve Yeni Yüzyıl gazeteleri ile Nokta dergisinde muhabir, Reuters haber ajansında da foto muhabir olarak çalıştı. 2005 yılında Radikal gazetesinde çalışırken, Doğan Grubu’na alacak davası açtığı için işten çıkarıldı. Sonrasında çalışmaya başladığı Aktüel dergisinden de açtığı dava gerekçe gösterilerek işine son verildi. Hrant Dink suikastı sonrasında Nokta dergisinde yayımlanan “Asker İç Güvenlikten Elini Çekmeli” başlıklı röportaj ve “Hayata Dönüş” operasyonlarının yıldönümünde Bayrampaşa Cezaevi’nin kadın koğuşunda sağ kurtulan Münevver Köz ile yapılan “Bayrampaşa’da O gün” başlıklı söyleşi nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinden yargılandı. 8 Mart 2007’de medyanın askerler tarafından fişlendiğinin iddia edildiği ‘Askerin medya notları!’ başlıklı habere imza attı.
Radikal gazetesinden çalışma arkadaşı Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte yazdığı Kontrgerilla ve ‘Ergenekon’u Anlama Kılavuzu’ ve ‘Ergenekon’da Kim Kimdir?’ kitaplarında “Ergenekon Soruşturması’nın gizliliğini ihlal ettiği” iddiasıyla üç yıl hapis istemiyle yargılandığı davadan 13 Mayıs 2011’de beraat etti.


SERHAT SİDAR